“… Ürettiği kültür ürünleri insanın biyolojik gereksinimleri için yeterliyken, zihinsel kimi sorunları çözmekte başarılı değildi. Nitekim insanın aletle çözülemeyecek soyut, ontolojik sorunları vardı. Düşlediği hayatı yaşayamıyordu, sonlu bedende sonsuz yaşama dahil olamıyordu. Bu çelişkiden kaynaklanan kendini bilme ihtiyacı her seferinde ölümle sonlanıyordu. Bilen ölümü biliyordu ve ölüm yaşam üzerine ipotek koyuyor, yaşayanın yaşamını alıyordu. Bu bilgi insanı yatağından yolundan çıkarıyor, bedeninden geçerek çözümü gaipte anıyordu. Hakikatin yerleştiği yer fizikötesiydi ve bilinen bir form değildi. İnanç yaşamın ötesinde inşa edilen görünmez bilinmez varlığa atfediliyor ve sanat bu varlığa, dünyaya beden biçiyor, görünür kılıyordu. Insan kendi eliyle ürettiği her sanatsal imgede “kendini bilmenin” arayışı içindeydi. Deneyimediği hayatın ölümle biten korkunç sonuna karşın sığınabilecek bir başka gerçekliği sanatla üretiyordu. Bu açıklıkta bilinmez, görünmez olan, bilinen ve görünenin görünümünde zuhur ediyordu. Yaşanılandan farklı bir hakikatin varlığına ve onun efendilerine işaret ediyordu. Sanat yoluyla bedenlenerek somutlaşan kayıp hakikat toplumsal normların üretiminde bir payda oluşturuyordu. İnsanların hissiyatını ortak bir paydada toplamayı ve herkesin görebileceği bir yerde sergilemeyi amaçlıyordu. Sanat, inançla birlikte toplumsal normların, değerlerin, daha da önemlisi insanların birlikte yaşamalarımın nedeni, birleştiricisi, yeni kolektif silahıydı. Sanat, bilmekten kaynaklanan ölümün/ sonluluğun sembolize edildiği göbekbağından kaynaklı arkaik ve karanlık korkuyu bastırmanın en temel yolunu oluşturmuş, insanı ortak duygularla bir arada tutan bir görünür dünyaya dönüştü. Düşlediğini yaşayamayan insanın ölümsüzlük düşünün müjdesini inşa etti. Estetik kaygılar ve bireysel ihtiyaçlar için değil, ölümlü olduğu bilgisinden ileri gelen endişelerini bastırmak, ölümsüz bir başka dünyanın inşası için sanatı yarattı insan…”
İsmail Gezgin – Sanatın Mitolojisi
“‘Eğer Proust, yakışıklı genç adamların canlı farelere şapka iğnesi batırmasını izleme düşkünlüğü hakkında bugün yazıyor olsaydı, romanındaki anlatıcının arkasına saklanmazdı. Kayıp Zamanın İzinde bir anı kitabı olurdu.’ Bu yorumu son derece sinir bozucu buldum ve asla unutmadım. Buradaki ima şudur: Kurmaca, bir zamanlar tabu sayılan kişisel malzemeler için elverişli bir paravan işlevi görmüş olsa da; ne kadar sefilce olursa olsun her türlü ifşaya izin veren, hatta bunu memnuniyetle karşılayan bir itiraf kültüründe artık miadını doldurmuştur.
…Proust’un röntgencilik deneyimlerini bizzat kendine aitmiş gibi dökümünü yapmasını, sadece gerçeklere bağlı kalmasını; tanımadığı bir adamın kamçılanışının o korkunç görüntüsünü alıp baronun bir imgesine dönüştürmemiş olmasını mı tercih ederdik? Proust’un gerçek olaylara dair otobiyografik hafızısa, bellek ve zaman üzerine yazdığı o muazzam kitapta, tek bir insani yetinin o iki yüzlü Janus çehresi olan anıları ve fantezilerinden ona daha mı iyi hizmet ederdi? Kurmaca yazmakta, bir başkası olarak yazmakta, hatırlama ve hayal etme arasındaki o geçişkenliğe izin vermekte bir mesafe vardır; bu mesafe her zaman duygusal hakikatlerin hizmetindedir ama kişinin kendi bakış açısından değil bir başkasınınkindendir — anlatıcı, Proust’un anlatıcısında olduğu gibi bir tür “benlik ikizi” olsa bile. Komedi ve ironi, işte bu geriye çekilmeye dayanır. Ben sıklıkla, başka bir yerden, başka biri olarak (baktığımda) daha net görürüm. Ve o hayal edilen ötekinde, bazen kendimden sakladığım şeyi bulurum. Hayal gücünün özgür oyununda, bilinçdışı kaynaklardan yükselen kelimelerde ve aynı zamanda roman yazma eylemine eşlik eden bedensel ritimlerde; sadece hatırlamaya çabaladığımda keşfedebileceğimden çok daha fazlasını keşfedebilirim. Bu, gerçekliği gizlemeye yarayan bir yöntem değil, deneyimin hakikatini dil içinde açığa çıkarmaya yarayan bir yöntemdir.
…Ancak kurmaca uğruna kişinin kendi hafızasını yağmalamasının, anının kendisi üzerinde tuhaf bir etkisi olabilir. Vladimir Nabokov, anı kitabı Konuş, Hafıza‘da bu değişimi şöyle ele alır:
“Sık sık fark etmişimdir ki; romanlarımın karakterlerine geçmişimden kıymetli bir parça bahşettiğimde, o parça, kendisini o denli apansızın yerleştirdiğim o yapay dünyada sararıp solardı. Zihnimde asılı kalmaya devam etse de kişisel sıcaklığı, maziye dönük cazibesi kaybolup gider ve çok geçmeden; sanatçının müdahalesine karşı o kadar güvende göründüğü eski benliğimden ziyade, romanımla özdeşleşir hale gelirdi.””
Siri Hustvedt – The Real Story, Living, Thinking, Looking