An’lar

  • Bazı dönüşler ve haziranlar

    Kışın buz tutmuş Berlin ve sağlık sorunları yüzünden haftalarca evden çıkamadığım dönem yaz hiç gelmeyecek gibiydi. Ama geldi. Bir sene sonra ilk kez koşuya çıktım. Zamanda değil evrende kayma yaşandı sanki. Parkın girişinde galiba “Kaygılar giremez!” yazıyordu. Haziranın tüm kokularını önümüzdeki kışlar için stoklayabilsem keşke. Bir ıhlamur yetiyor kocaman caddelerin hüznünü süpürmeye. Borges, Sonsuzluğun Tarihi’nde… Continue reading

  • Yeşil çay

    Aylar sonra ilk yeşil çay. Bu ânın anlamı bir tek bende. Peki neden buraya koydun derseniz; toprak bizim, arazi geniş. Bazen geri dönmek sadece bir kupa yeşil çaydır. Tabletime yuva yapmış unicornla okuyoruz. Çay deyince şu tuhaf postumu hatırladım. Çok özlediği denizde usul usul gidip dalgaları koklayan başka bir Berke yazmıştı. Her yazıyı başka bir… Continue reading

  • Balkonumda sümbüller

    Annem kırk gün boyunca hayatımıza dokunduğu gibi balkonumuza da dokundu. Rengârenk olduk. En sevdiğim sümbül de aralarında. Renklerini bilmeden aldığımız soğanlardan biri bakmalara doyamadığım bir pembeye büründü. Gözüm hep onda. Bazen aklımızda bile olmayan şey geldikten sonra vazgeçilmez oluyor. Hoş geldin Sümbülcüğüm. Her bahar gel, uzun kal. Continue reading

  • Ihlamur tomurcukları ve Van Gogh’un badem çiçekleri

    Almond Blossoms (Badem Çiçekleri), Van Gogh’un en bilindik ve sevilen eserlerinden biri. Belki en umut aşılayan ve huzur vereni. Van Gogh bu resmi Vincent adı verilen yeni doğan yeğeninin ilhamıyla yapıyor. Kafamı kaldırıp Berlin baharında tomurcuklanan ıhlamur ağaçlarına baktığımda nedense bu tablonun içindeymişim gibi hissediyorum. Hele de hava güneşliyse. Aslında badem çiçekleri beyaz, ıhlamur tomurcukları… Continue reading

  • Berlin Berlin

    Robert Musil Niteliksiz Adam’ı şans eseri önünden geçtiğim bir binada yazmış. Berlin’de yaşadığından bile haberim yoktu. Meğer Berlin’de felsefe ve psikoloji okumuş. Bu sene Berlin ve Almanya beni çok yordu. Marjinal kararlar almaya çok yakındım ancak durumum buna müsaade etmedi. Berlin’le barışmaktan başka şansım yok en azından yakın gelecekte. On yıldır süren gelgitli aşk ve… Continue reading

  • Başka sabahlar

    Kâğıt ve kalemle olan ilişkimizi daha tertipli bir hâle getirmeye çalışıyorum. Yeni ritüeller ekledim hayatıma. Ne zamandır elime almadığım dolma kalemim, Prag’dan aldığım kapağında Kafka’nın el yazısı olan defterle buluştu. Ekran aracılığıyla değil kalem kâğıtla not düştüm tarihe. Dijital olarak da bir not düşmek sevap pointlerimi azaltmaz umarım 🙂 Continue reading

  • Kar sessizliği

    Bu kış oldukça karlı geçiyor. Karı severdim aslında bu kış o kadar soğudum ki Almanya’dan kara bile söyleniyorum. Kesinlikle kış insanı olmadığıma emin oldum bu sene. Kış sevdalılarının da kendini kandırdıklarına ya da sıcak iklimlerde yaşadıkları için kışa methiyeler düzdüklerine inanıyorum. Aksine kimse beni ikna edemez 🙂 Bugün kabullenme kararı aldım. İnsan nereye kadar yaşadığı… Continue reading

  • Madame Butterfly

    Dün akşam Staatsoper’de Madame Butterfly’ı izledik. Puccini’nin en hüzünlü operalarından biri. Tüm yük soprano Elena Guseva’nın omuzlarındaydı. Böylesine tek sanatçı odaklı başka bir opera daha izlemedim. Guseva muazzam bir müzik şöleni yaşattı bize. Keza yardımcısı mezzosoprano Natalia Skrycka da çok iyiydi. Özetle kadınların sırtladığı bir operaydı. Tenor Najmiddin Mavlyanov’un da hakkını yemeyeyim tabii. Rolü ufak… Continue reading

  • Roméo et Juliette

    Dün akşam Staatsoper’de Romeo ve Juliet’i izledik. Daha önce operasını izlemediğim bir eserdi. Uyarlamaların en ünlüsü olan Charles Gounod versiyonu tercih edilmiş. Charles Gounod müziği bana pek de hitap etmedi. Çok sevdiklerim de var elbette ama Fransız operasının duruluğundansa İtalyan operasının coşkusunu tercih ederim. Dün akşam izlediğimiz uyarlamadaysa klasik operalardan epey farklıydı. Sahne günümüze uyarlanmış.… Continue reading

  • Liebermann Villa

    Yılın son güneşli günlerinden birinde Wannsee Gölü kıyısındaki Liebermann Villası’nı ziyaret ettik. Burada yaşasaydık ya şair ya ressam olurduk diyeceğimiz bu köşk, empresyonist ressam Max Liebermann tarafından 1909 ile 1910 yılları arasında yaptırılmış. “Göldeki şatom” dediği bu evde ailesiyle birlikte şehirden kaçıp yaz aylarını geçirirmiş. Liebermann, hem eserleriyle hem de Berlin’in kültürel yaşamındaki rolüyle, 19. yüzyıl sonu… Continue reading