Sebald okurken büyülenmeye devam ediyorum. Austerlitz’te şöyle bir cümlesi var: “Austerlitz sprach an diesem Tag, nachdem wir unseren Aussichtsposten auf der Wandelterrasse verlassen hatten, um durch die Innenstadt zu spazieren, lange noch von den Schmerzensspuren, die sich, wie er zu wissen behauptete, in unzähligen feinen Linien durch die Geschichte ziehen.”* Bunu sanırım şu şekilde çevirebiliriz: “Austerlitz o gün, şehir merkezinde yürümek üzere gezinti terasındaki gözlem noktamızı terk etmemizden sonra, uzun süre boyunca, bildiğini iddia ettiği üzere tarihin içinden sayısız ince hatlar hâlinde geçen o acı izlerinden bahsetti.” Tarihin içinden sayısız ince hatlar hâlinde geçen acı izleri… Acı geçmiyor, mekânda ve zamanda iz bırakıyor. Patlamanın şiddeti geçip de herkes bitti sanarken o yayılmaya devam ediyor her şeye nüfuz ediyor.
Geçen gün fasulye haşlarken okumaya dalıp ocağı unutmuşum. Tencerenin dibi kömür kesilmiş ama üstteki fasulyeler görünürde yanmamış. Bir an kurtarırım sandım, hemen başka bir kaba aldım. Fakat o geniz yakan yanık kokusu peşimi bırakmadı. Bir ümit geçer diye suya bıraktım ama nafile, koku öyle bir sinmiş ki çıkmıyor. Fasulyeler biçimsel olarak yanmamış olsalar da, o yangının izini artık özlerinde taşıyorlardı. Yanığın kömürü tencerede, kokusu ise evin havasında asılı kaldı. Tencereyi kazıdım, evi havalandırdım, kurtaramadığım fasulyeleri de en sonunda çöpe attım. Yine de günün sonunda o yanıktan hepimizde, mekânın ve bizim hafızamızda silinmez bir iz kaldı. O koku evin atmosferik tarihinin bir parçası oldu. Sebald’ın mekânları tam da buradan konuşur bizimle. İçinde barındırdıkları acıyı kokular, dokular ve gölgeler aracılığıyla her an şimdiye sızdırırlar.
Sebald’ın metaforlarını araştırırken karşıma Walter Benjamin’in metaforları çıktı. Okuyacak ve büyülenecek ne çok şey var. Benjamin’in de enkaza bakan tarih meleği metaforu varmış. Paul Klee’nin Angelus Novus (Yeni Melek) resmi üzerinden şunları söylüyor:
“Klee’nin “Angelus Novus” adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp onun ayaklarının dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden biraraya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.”**
Yani ilerleme dediğimiz şey geçmişin geçememişliğidir. İleriye doğru her adımımız bu enkazı büyütür. Sebald’ın cümleleri de okurları için bu enkazdan izler içerir. Hansel’le Gratel’in yola bıraktığı ve kuşlar tarafından yenen ekmek kırıntıları gibi tek tük kalmış kırıntılarla ezbere bildiğimiz bir yolu yürürüz.
Tarih yaralı bir beden gibidir, yara iyileşse de doku farklılaşmıştır. Antropolojiye göre, bir toplumun yaşadığı büyük felaketler sadece anılarda ve anlarda değil; insanların duruşlarında, suskunluklarında ve hatta nesiller arası aktarılan korkularında yaşar. Geçmiş, biyolojik ve kültürel bir tortu olarak şimdinin içindedir. Antropolojide bedenleşme olarak tanımlanan bu durumda, geçmişin yanık kokusu bazen hiç o yangını görmemiş bir bireyin korkularında yeniden canlanır.
Tarih, tozlu raflarda duran bir kitap değil, her sabah uyandığımız evin kokusunda, tenceremizin dibindeki kazınmış izde, Sebald’ın tren istasyonunda, Benjamin’in kanatlarına fırtına dolanmış meleğinde sözde saklanmış bir gerçekliktir. Yangın sönse de, koku kalır.
* W. G. Sebald, “Austerlitz”, (Frankfurt am Main: Fischer Taschenbuch Verlag, 2003) s. 18.
**Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine”, çev. Ahmet Cemal, Pasajlar içinde, (İstanbul: YKY, 1995) s. 37.