Antropoloji – Kabile, Birey, Bireysellik

Solomon Asch’in Sosyal Uyum Deneyi’nden haberdar mısınız? Asch’in 1951 yılında gerçekleştirdiği bu deneyler bireylerin çevrelerindeki çoğunluğun görüşüne uyum sağlamak adına kendi doğru bildiklerinden ne kadar kolay vazgeçebildiklerini gösteriyor.

Asch, deneye katılacak olan öğrencilere bunun bir görsel algı testi olduğunu söyler. Ancak gerçekte toplumsal baskının birey üzerindeki etkisini ölçmek istemektedir. Bir odaya 7-8 kişi alınır. Ancak bu kişilerden sadece bir tanesi gerçek denektir; diğerleri Asch ile önceden anlaşmış olan iş birlikçilerdir. Gruba iki kart gösterilir. Sol taraftaki kartta tek bir çizgi, sağ taraftaki kartta ise farklı uzunluklarda üç çizgi vardır. Katılımcılardan standart çizgi ile aynı uzunlukta olan çizgiyi seçmeleri istenir. İlk birkaç turda herkes doğru cevabı verir. Ancak bir noktadan sonra, gerçek denekten önce cevap veren tüm iş birlikçiler hep bir ağızdan bariz bir şekilde yanlış olan çizgiyi seçerler. Sıra en sonda oturan gerçek deneğe geldiğinde, kendi gözleriyle gördüğü doğru cevap ile grubun söylediği yanlış cevap arasında bir seçim yapmak zorunda kalır.

Deneklerin yaklaşık %32’si, yanlış olduğunu bildikleri halde grubun verdiği hatalı cevaba katılmıştır. Katılımcıların %75’i, deney boyunca en az bir kez gruba uyum sağlayarak yanlış cevap vermiştir. Kimsenin baskısı altında kalmadan tek başına cevap verenlerde hata oranı %1’den azdır. Yani denekler çizgileri karıştırmamış, bile bile yanlış cevabı seçmişlerdir. Eğer gruptan tek bir kişi bile (iş birlikçilerden biri) doğru cevabı verirse, gerçek deneğin gruba uyma oranı %5-10 seviyelerine kadar düşer. Bu, doğruyu söyleyen tek bir sesin bile toplumsal baskıyı kırmada ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Asch, bazı turlarda çizgiler arasındaki farkı o kadar açtı ki (örneğin biri 10 cm, diğeri 20 cm gibi), hata yapmak fiziksel olarak imkansız hale geldi. Şaşırtıcı bir şekilde, fark çok bariz olsa bile deneklerin bir kısmı yine de grubun yanlış cevabına uyum sağlamaya devam etti. Fark arttıkça deneklerin yaşadığı içsel çatışma ve kaygı da arttı. Fark küçükken “Yanlış görmüş olabilirim,” diyen denekler, fark büyüdüğünde “Gözlerimde bir sorun olmalı,” veya “Grup bu açıdan baktığında herhalde başka bir şey görüyor,” gibi rasyonalizasyon çabalarına saptılar. Yani dış dünyadaki gerçeği düzeltmek yerine, kendi algılarını suçlamayı seçtiler.

Antropolojiye göre ilk insanların hayatta kalabilmeleri grubun dışında kalmamaları bağlıydı. Uyum ihtiyacı kodlarımıza dek sinmiş. Aslında günümüzde de bolca örneğini gördüğümüz üzere gerçek fiziksel bir veri olmaktan ziyade üzerinde uzlaşılmış bir anlatı. Bir gruba ait olmak bir yerde kendinden vazgeçmek anlamına da geliyor.

Sartre’ın Kötü İnanç kavramı sanki burada da devreye giriyor. Sartre’a göre hepimiz özgürlüğe mahkûmuz. Ancak özgürlük beraberinde büyük bir kaygı da getirir. Bu kaygıdan kurtulmak için kendimize yalanlar söyleriz. Ya değişimi reddederek bir bakıma sorumluluğu da reddederiz ya da gerçekliği yok sayarak potansiyellerde yaşar, toplumsal rollerimizin arkasına saklanırız.

Grup örneğinde de kendimize güvenmeyerek, ayrı düşmenin sorumluluğundan kaçmış oluyoruz. Kendi gerçeğimiz olmasa bile üzerimize başkasının gerçeğini örtmekte bir beis görmüyoruz. Birey mantomuzu portmantoya asıp grup battaniyesinin sıcağında mayışıp rahatlıyoruz.

Bilge Karasu’nun gece işçileri gibi susmanın, görünmemenin, yokmuş gibi davranmanın yorgunluk vermeden bizi sonuca ulaştıran bir yöntem olduğunu keşfetmişiz. İçinde yer aldığımız küçücük gruplarda bile uymak zorunda olduğumuz, uymasak da karşı çıkmaktansa sustuğumuz yığınla şey oluyor. Bireyin kendini ehil ve konforlu hissetmek için katıldığı grup ana hatlarıyla bunu sağlasa da detaylarda yetersiz ve rahatsız hissettiriyor. Bazı bireyler gruba daha kolay uyum sağlarken, bazıları sürekli bir içsel çatışma yaşıyor. Sağ görüşlü grupların bir ortak nokta etrafında kolaylıkla toplanabilmesiyle, sol görüşlülerin fraksiyon fraksiyon bölünmesi gibi…

Sartre seçim hakkımızdan feragat etmememizi, nesneleşmememizi, rollerimizin ardına saklanmamamızı öğütlüyor. Öte yandan bireyselden grup olmaya geçemediğimiz zamanlar yaşıyoruz. Birey olmakla bireysellik arasında da bir fark var. Sahte bir bireysellik içinde gerçek bir birey olma şansımızı da kaybediyoruz. Ortalık grup lideri olmak isteyen ancak özünde birbirinin aynı olan bireylerden geçilmiyor. Herkes kendini başrol sanıyor, o anlatırken dünya dursun herkes onu duysun istiyor, hep o konuşsun çünkü başka hiçbir şeyin ehemmiyeti yok bu dünyada.

Asch’in deney odasında terleyen o denekle, binlerce yıl önce vahşi doğada bir ateşin etrafında kümelenen ilk insan arasında sarsılmaz bir bağ vardır. Antropoloji bize kabileden dışlanmanın ölümle eşdeğer olduğunu öğrettiği için, zihnimiz doğru olmayı değil ait olmayı bir hayatta kalma stratejisi olarak kodlamıştır. Günümüzdeki sahte bireysellik telaşınınsa antropolojik bir yönünü göremiyorum. Bu yeni bir insan modeli. Gerçek bir seçim yapmanın sorumluluğundan kaçıp büyük grubun fırsat sağladığı bir sahnede yine büyük grubun ezberlettiği repliklerle başrol oynamaya çalışmak, bizi özgür kılmıyor. Aksine, birbirinin aynı olan binlerce sözde özgün sesten oluşan devasa bir kabilenin anonim parçaları haline getiriyor.

Asch’in yanlış çizgiyi seçen denekleri, en azından bunu yaparken bir içsel çatışma ve huzursuzluk duyuyordu. Bugünün yeni insanı ise grubun yanlışını kendi özgün doğrusuymuş gibi pazarlayarak bu çatışmayı da ortadan kaldırmış görünüyor. Ancak bu bir illüzyondan öteye de gidemiyor.