Borges’in Develeri ve Kültürel Aidiyetin Görünür Olma Zorunluluğu

Enis Batur’un Sert Siyah Berlin’ini okurken Borges’in Kur’an’daki deve metaforuna rastladım. Batur, Berlin’deki baskın Türk varlığından bahsetmemesini Borges’in bu tespitiyle ilişkilendiriyordu. Merak edip peşine düştüğümde, bu düşüncenin kaynağının Borges’in Arjantinli Yazar ve Gelenek başlıklı denemesi olduğunu gördüm.

Metin, özünde yerellik ve evrensellik çatışmasına odaklanıyor, aslında bizim edebiyatımızın ve kültürümüzün kadim sancılarına da çok güzel bir noktadan temas ediyor

Kur’an’daki develere gelecek olursak ise Borges şunları söylüyor: “Geçtiğimiz günlerde, gerçekten yerli olanın yerel renkten vazgeçebileceğine dair ilginç bir teyit buldum: Gibbon’ın Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküşü kitabında. Gibbon, Arap kitabı denince akla gelen ilk eser olan Kur’an’da deve bulunmadığını gözlemler. Eğer Kur’an’ın orijinalliği konusunda bir şüphe olsaydı, bu deve yokluğu onun bir Arap eseri olduğunu kanıtlamak için yeterli olurdu. Muhammed tarafından yazılmıştı ve bir Arap olarak Muhammed, develerin özellikle Araplara özgü olduğunu bilmek zorunda değildi; onun için onlar gerçekliğin bir parçasıydı, onları vurgulaması için bir nedeni yoktu. Öte yandan bir sahtekâr, bir turist veya bir Arap milliyetçisinin yapacağı ilk iş, her sayfada deve kervanları geçirmek olurdu. Ama bir Arap olarak Muhammed endişesizdi: Develer olmadan da Arap olunabileceğini biliyordu. Bence biz Arjantinliler Muhammed’i örnek alabiliriz; yerel renk bolluğu olmadan da Arjantinli olmanın mümkün olduğuna inanabiliriz.”

Borges bu noktaya gelmeden önce Arjantin edebiyatının Gaucho kültürüne indirgenmesinin yanlışlıklarını sıralıyor. Gaucho, geniş düzlüklerde yaşayan özgür ruhlu çobanların yaşam tarzını, dilini ve geleneklerini konu alan bir sanat akımı. Bu görüş sahipleri yani milliyetçiler, Arjantin edebiyatının yerel renklerle dolu olması gerektiğini savunuyorlar. Borges şundan yakınıyor: “Sanki biz Arjantinliler evrenden değil de, sadece varoşlardan ve çiftliklerden konuşabilirmişiz gibi.”

Borges’in katılmadığı bir diğer görüş, Arjantin edebiyatının İspanyol edebiyatına bağlı kalması gerektiği fikri. Bu fikri, Arjantin’in İspanya’dan ayrılma arzusuyla çürütürken, Arjantinli bir okurun İspanyol edebiyatından tat almasının (İngiliz veya Fransız edebiyatının aksine) özel bir çıraklık dönemi gerektirdiğini belirtiyor.

Karşı çıktığı son görüş ise, Arjantin’in Avrupa’dan kopmuş olduğu ve Avrupalıymış gibi davranmanın yersizliği. Borges’e göre bu bakış açısı insanlara kendilerini yalnız, tesellisiz ve ilginç hissettiriyor, oysa Avrupa’da yaşanan her olay Arjantin’de derin yankılar buluyor.

Borges’e göre Arjantin geleneği tüm Batı kültürüdür. Hatta bu kültüre sahip çıkma haklarının, tüm Batılı ulus sakinlerinden daha fazla olduğunu iddia eder. Burası biraz kafa karıştırıcı ve yoruma açık olsa da sanırım Arjantin kültürünün tüm Batı kültürlerinin bir parçası olduğu ama hiçbirine birebir bağlı olmadığına işaret ediyor.

Bu noktada Arjantin’i Berlin’e de benzetebiliriz: Yüzlerce kültürün harmanlanmasıyla oluşan, kaynak kültürlerden izler taşısa da bir yanıyla bambaşka olan yeni bir şehir kültürü… Arjantin ve Şili bu yönüyle diğer Latin Amerika ülkelerinden ayrılıyor. Bu yüzden Borges, Meksika ve Peru’daki gibi Avrupa öncesi tarihe pek değinmiyor, demografik ve kültürel inşayı Avrupa’ya endeksliyor. Burası kuşkusuz ayrıca tartışılabilecek devasa bir mevzu.

Borges bu arada kalmışlığı bir zayıflık değil, bir oyun alanı olarak değerlendiriyor. Batı kültürünü kutsal görmek zorunda değiliz çünkü o kültürün doğrudan, statik bir üyesi değiliz, onu eğip büküp başka bir şey yaratabiliriz. Öte yandan, Arjantinli olduğumuzu ispatlamak için metni yerel motiflerle doldurmak ya da empoze edilen kurallara uymak zorunda da değiliz. O kültüre aitsek, yazdıklarımız zaten o edebiyata aittir. Sahte çabalara ihtiyacımız olmamalı.

Borges’in dediklerini kendi Doğu-Batı meselemiz bağlamına da kolaylıkla oturtabiliriz. Bizim Batı ile ilişkimiz Arjantin’e kıyasla çok daha karmaşık. Batı kültürü Arjantin’e bir kök olarak bırakılmışken, Türkiye’de ikinci bir kök olarak eklemlendi. Ama bana kalırsa bu ikinci kök de birincisinden çok fazla iz taşıyor. Üstelik harmanlanmış bu köklerin yansımaları, gurbetçiler üzerinden tekrar Batı kültürüne yayılmış durumda. Yani bizim köklerimiz her açıdan çok karışık.

Yola çıktığımız nokta farklı olsa da vardığımız yer Borges’le aynı olmalı: Batı mı Doğu mu telaşına düşmek gereksiz. İkisini de oyun alanımız hâline getirebiliriz. Toplumsal bir felaketi anlatırken İzlanda mitolojisinden bahsedebilir ya da evrensel bir insanlık hâlini sadece Anadolu üzerinden aktarabiliriz. Çok kültürlü bir yapıda hiçbir şeyi kutsal ve dokunulmaz ilan etmeye ihtiyacımız yok.

Avrupai hikâyeler anlatabiliriz, sadece İstanbul Türkçesi konuşan karakterler yaratabiliriz ya da Mavi Anadoluculuk yapıp Antik Yunan anlatılarına bulanabiliriz. Bunların tam tersini de yapabiliriz, yeter ki köklerimizi kanıtlama çabası içinde olmayalım. Karakterimizin eline zorla bir bağlama tutuşturmak, onu kaderine razı oluşundan daha Anadolulu yapmaz. İstanbul anlatıları martısız, vapursuz ve simitsiz de olabilir.

Yerellik bir baharat değil, ana malzemenin doğrudan kendisidir. Hepimiz aynı dertleri anlatıyoruz ama bazıları daha cesur olup kendini sınırlamaksızın sırtını dünya mirasına yaslıyor. Özetle pişirdiğim yemeğe İtalyan zeytinyağı daha iyi gelecekse onu; İran safranı, Fransız peyniri ya da Urfa isotu yakışacaksa onu kullanabilirim.