An’lar
-
Berlin Berlin
Robert Musil Niteliksiz Adam’ı şans eseri önünden geçtiğim bir binada yazmış. Berlin’de yaşadığından bile haberim yoktu. Meğer Berlin’de felsefe ve psikoloji okumuş. Bu sene Berlin ve Almanya beni çok yordu. Marjinal kararlar almaya çok yakındım ancak durumum buna müsaade etmedi. Berlin’le barışmaktan başka şansım yok en azından yakın gelecekte. On yıldır süren gelgitli aşk ve Continue reading
-
Başka sabahlar
Kâğıt ve kalemle olan ilişkimizi daha tertipli bir hâle getirmeye çalışıyorum. Yeni ritüeller ekledim hayatıma. Ne zamandır elime almadığım dolma kalemim, Prag’dan aldığım kapağında Kafka’nın el yazısı olan defterle buluştu. Ekran aracılığıyla değil kalem kâğıtla not düştüm tarihe. Dijital olarak da bir not düşmek sevap pointlerimi azaltmaz umarım 🙂 Continue reading
-
Kar sessizliği
Bu kış oldukça karlı geçiyor. Karı severdim aslında bu kış o kadar soğudum ki Almanya’dan kara bile söyleniyorum. Kesinlikle kış insanı olmadığıma emin oldum bu sene. Kış sevdalılarının da kendini kandırdıklarına ya da sıcak iklimlerde yaşadıkları için kışa methiyeler düzdüklerine inanıyorum. Aksine kimse beni ikna edemez 🙂 Bugün kabullenme kararı aldım. İnsan nereye kadar yaşadığı Continue reading
-
Madame Butterfly
Dün akşam Staatsoper’de Madame Butterfly’ı izledik. Puccini’nin en hüzünlü operalarından biri. Tüm yük soprano Elena Guseva’nın omuzlarındaydı. Böylesine tek sanatçı odaklı başka bir opera daha izlemedim. Guseva muazzam bir müzik şöleni yaşattı bize. Keza yardımcısı mezzosoprano Natalia Skrycka da çok iyiydi. Özetle kadınların sırtladığı bir operaydı. Tenor Najmiddin Mavlyanov’un da hakkını yemeyeyim tabii. Rolü ufak Continue reading
-
Roméo et Juliette
Dün akşam Staatsoper’de Romeo ve Juliet’i izledik. Daha önce operasını izlemediğim bir eserdi. Uyarlamaların en ünlüsü olan Charles Gounod versiyonu tercih edilmiş. Charles Gounod müziği bana pek de hitap etmedi. Çok sevdiklerim de var elbette ama Fransız operasının duruluğundansa İtalyan operasının coşkusunu tercih ederim. Dün akşam izlediğimiz uyarlamadaysa klasik operalardan epey farklıydı. Sahne günümüze uyarlanmış. Continue reading
-
Liebermann Villa
Yılın son güneşli günlerinden birinde Wannsee Gölü kıyısındaki Liebermann Villası’nı ziyaret ettik. Burada yaşasaydık ya şair ya ressam olurduk diyeceğimiz bu köşk, empresyonist ressam Max Liebermann tarafından 1909 ile 1910 yılları arasında yaptırılmış. “Göldeki şatom” dediği bu evde ailesiyle birlikte şehirden kaçıp yaz aylarını geçirirmiş. Liebermann, hem eserleriyle hem de Berlin’in kültürel yaşamındaki rolüyle, 19. yüzyıl sonu Continue reading
-
Vaginal Davis – Fabelhaftes Produkt
Hafta sonu marjinal bir sergi gezdim. Sahne adıyla Vaginal Davis, sanatın birçok alanında işler ortaya koymuş. Performans sanatçısı, yazar, fanzin yaratıcısı, görsel sanatçı, deneysel film yapımcısı, kendi tanımıyla bir Blacktress (siyah aktris) ve “drag teröristi”. 1970’lerin sonlarından bu yana eserleri sanatın, müziğin ve performansın sınırlarını zorluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde Kara Panterler’in toplumsal adalet için yürüttüğü mücadeleden ilham Continue reading
-
Farklı bir eylül
Parkların tadını yine edebiyatseverler çıkardı. Ağustos epey güneşliydi. Eylül de güneşli başladı. Şort giyebildiğim bir eylül, Berlin’de bir ilk. Daha ne olsun. Temmuzda öyle şikâyet ettik ki sanırım utandı Berlin. Akşam yedi buçuk. İkinci yürüyüşüm. Park sessiz, birkaç kişi kalmışız. Okuyor ve yazıyoruz. Hayat güzel. Continue reading
-
Delcy Morelos, Madre
Bu müze salonunu kaplayan kocaman şey bir toprak yığını. Dünyanın en güzel kokulu yerleştirmelerinden birini görmüş oldum. Kolombiyalı sanatçısının kil, toprak, saman, ot, tarçın, karanfil, karabuğday, chia tohumu ve baldan oluşan bu anıtsal eseri sıcaklık ve koku üzerinden dünyevi, uhrevi ve duyusal bir deneyim sunuyor. Morelos’un işleri genellikle çürüme, yenilenme ve doğanın döngüsel ritimlerini merkeze Continue reading
-
CHANEL Commission: Klára Hosnedlová. embrace
Hamburger Bahnhof’un devasa salonuna adım attığınız an kalakalıyorsunuz. Yerleri kaplayan sert beton plaklar, tavandan yere kadar sarkan keten ve kenevirden dokunmuş ağır duvar halıları, gölgeler, toprak tonları… Bunların arasından yükselen eski hoparlör kuleleri ve metal paneller bir şehrin hem endüstriyel yüzünü hem de ilkel dönemlerini birleştiriyor gibiydi. Ses, serginin en büyük bileşeni diyebilirim. Tarihi salonun Continue reading