Dünya Aslında İyiye Gidiyor

Maruz kaldığımız gündemi, savaşın bile artık sıradanlaştığı bir dünyada yaşadığımızı bilirken bu başlığı gördüğünüz anda, “Yine neler saçmalıyor bu kadın,” diye düşünmüş olabilirsiniz. Beni bu cümleyi kurmaya iten, yakın zamanda okuduğum bir kitap: Factfulness. Edebî üretimlerime biraz zorunlu, biraz da küskün bir ara vermişken bakış açımı değiştiren bu kitap üzerine yazmak istedim. Kendi kendime dedim ki; sesimin eskisi kadar düzenli ve dakik olmamasının bir sakıncası yok, amaç birkaç satırlık da olsa yeniden beraber olmak.

Factfulness, veriye dayalı bir dünya görüşüne sahip olma; olayları olumsuz algılarımızdan sıyrılıp nesnel bir şekilde değerlendirme alışkanlığı olarak çevrilebilir. İsveçli istatistikçi ve tıp profesörü Hans Rosling tarafından yazılmış. Rosling, dünya hakkındaki bilgilerimizin dramatik içgüdülerimizin gölgesi altında kaldığına vurgu yapıyor. 

Kitabın başındaki ufak bir test, dünyayı algılama biçimimiz nedeniyle ne kadar yanıldığımızı yüzümüze çarpıyor. Şempanzeler bile rastgele yaptıkları tercihlerle bu testte bizden daha başarılı oluyorlar. Ama üzülmeyin, yalnız değilsiniz; dünya genelinde alanında uzman pek çok kişi bile bu testte sınıfta kaldı. Çünkü bizler, her şeyin kötüye gittiğine inanmaya meyilliyiz.

Grafiklere baktığımızda; aşırı yoksulluk, çocuk ölümleri, doğal afet kaynaklı ölümler ve nükleer silahlar azalırken; okuryazarlık, kız çocuklarının eğitimi ve sağlıklı yaşam süresi artıyor. Elbette bu, dünyanın muhteşem bir yer olduğu anlamına gelmiyor. Hâlâ korkunç şeyler yaşanıyor ve muhtemelen biz kendimizi yok edene kadar da yaşanmaya devam edecek. Endişelenmeli ve gevşememeliyiz; ancak kötüyü daha fazla fark etmemize neden olan olumsuzluk içgüdümüzü kontrol altına alabilirsek, sadece korkmak veya günah keçilerine odaklanmak yerine dünyayı iyileştirmek için gerçekten çalışabiliriz.

Unutmayın ki iyi haberlerin haber değeri yoktur. Önümüze serilenler genellikle en olumsuz uç değerler; yukarıdan baktığımız ama detaylarına hâkim olamadığımız resimlerdir. Dünyada hiçbir şey sadece siyah ya da beyaz değil, her şey grinin bir tonu. Örneğin, akademik hayatım boyunca üzerinde çalıştığım o yüksek korelasyon değerlerine, gerçek dünya verilerinde hiçbir zaman rastlayamadım. Dünyanın mevcut durumunu kabullenmeli ve her şeyi iyi-kötü eksenine oturtma telaşından kurtulmalıyız.

Geçmişi yanlış hatırlıyoruz. Medyanın, aktivistlerin ve çevremizin çoğunlukla iyi niyetli ama radikalize eden aktarımlarına maruz kalıyoruz. Öyle ki onca kötülüğün içinde iyi olanı paylaşmanın duyarsızlık ya da kalpsizlik olduğuna inanmaya başlıyoruz. Tarafımızı göstermek, kamuoyu oluşturmak ya da öfkemizi yatıştırmak istiyoruz ama kötü örneklere bu kadar takılıp kalmak, iyilik için savaşma gücümüzü azaltıyor; bizi “ne fark eder ki” döngüsüne sokuyor. Hâliyle iyilik, yayılmak için kendine yer bulamıyor.

Kitap, suçlama içgüdümüzle alakalı da şunları söylüyor: “Bir şeylerin birileri öyle istediği için olduğuna, bireylerin güç sahibi ve yetkin olduğuna inanınayı severiz, aksi takdirde dünya öngörülemez, kafa karıştırıcı ve ürkütücü bir yer gibi görünür.

Suçlama içgüdüsü bireylerin ya da belli grupların önemini abartmamıza neden olur. Suçlu bulma içgüdüsü gerçek, olguya dayalı bir dünya anlayışı geliştirme becerimizi raydan çıkarır, suçlayacağımız kişiyi saplantıya dönüştürürken odağımızı çalar ve ardından öğrenme becerimizin önünde engel olur çünkü yumruğu kimin suratma indireceğimize bir kez karar verdiğimizde, açıklamayı başka yerde aramayı bırakırız. Bu, sorunu çözme becerimizi baltalar veya bir daha olmasını önler çünkü aşırı basite indirgeyici suçluyu işaret etme haline saplanıp kalmamız, dikkatimizi daha karmaşık gerçekten uzaklaştırır ve bizi enerjimizi doğru yerlere odaklamaktan alıkoyar.

Örneğin bir uçak kazasının suçunu uykulu pilota yüklemek, müstakbel kazaları durdurmaya yaramayacaktır. Kazaları durdurmak için şunu sormalıyız, pilot neden uykuluydu? Bundan sonra uykulu pilotlara karşı ne tür düzenlemeler yapabiliriz? Pilotun uykulu olduğunu bulduğumuz anda düşünmeyi kesersek bir ilerleme kaydedemeyiz. Dünyanın dikkat edilmesi gereken sorunlarının çoğunu anlamak için suçlu bir bireyin ötesine, sisteme bakmalıyız.

Dünyayı gerçekten değiştirmek istiyorsanız, önce anlamalısınız. Suçlama içgüdünüzün peşinden gitmenin bir faydası olmaz.”

Sonuçta ne ATV ne Halk TV izlemek sorunlarımızdan hiçbirini çözmüyor. Yine kitaptan bir örnekle frengi dünyanın farklı köşelerinde farklı isimlerle bilinirmiş. Rusya’da Polonyalı hastalığı, Polonya’da Alman hastalığı, Almanya’da Fransız, Fransa’da İtalyan, İtalya’da Fransız hastalığı…

Zen Ustası Eihei Dōgen, Dağlar ve Nehirler Sutrası’nda, Çinli bir rahibin “Mavi dağlar durmaksızın yürüyor,” dediğinden bahseder. Dağlar yürüyemezler. Ama çakılı oldukları kıtalar ile beraber hareket ederler. 800 yıl önce nasıl böyle tutarlı bir sonuca varabilmiş bilemiyorum ancak biz yine de neticeye odaklanalım. Fikirlerimiz ve inançlarımız da çoğu zaman dağlar kadar katı. Yürümezler sanıyoruz, yürüyorlar. Her şey bu kadar akışkanken bir şeylere çakılıp sabitlenme isteği neden?

Uzun süredir Hobbes gibi insanın doğuştan kötü ve bencil olduğunu savunan filozoflara kendimi daha yakın hissettim. Aksine inanmak için hâlâ elle tutulur büyük sebepler bulduğumu söyleyemesem de, bu karamsar düşüncenin hiçbir şeye hizmet etmediğini kabullenmiş durumdayım. Kendimi dış dünyanın gürültüsünden özgür bıraktığımda, insanın iyiliğine daha çok inandığımı fark ettim. Dinlediğim radyo kanalını değiştirmesem de sesini biraz kıstım.

Bu kitap sayesinde insana dair küskünlüklerimden sıyrılmaya karar verdim. Dürüst olmam gerekirse, bir süredir edebiyat ortamına uygun olmadığımı düşünüyordum. Her alanda olduğu gibi burada da bir yapıp beş gösterenlerle, arkadan konuşup yüze gülenlerle, sadece görünür olmak için “ben, ben, daha çok ben” diye haykıranlarla karşılaşıyoruz. Bu kötü örnekler o kadar görünür ki tersi bir varoluşun mümkün olduğunu bize unutturuyorlar. Ama iyi örnekler de var. Onları çoğaltmak varken, diğerlerine küsüp kenara çekilmek pek mantıklı değil. Çalışkan, kibar ve mütevazı olmanın kazandırmadığını hissetsek de aslında kazanıyoruz; sadece bazen farkında değiliz.

Özetle bu kitabı, içerdiği istatistiklerden ziyade bana yeni bir bakış açısı kattığı için çok faydalı buldum. Yaptığımız şeylerden vazgeçmemizi önermiyorum; sadece iyilik için de oturduğumuz bankta biraz yer açmanız gerektiğini hatırlatmak istiyorum.

Elias Canetti, Kitle ve İktidar’da şunları söylüyor: “İnsan, bu dokunulma korkusundan yalnızca kitle içinde kurtulabilir. Korkunun karşıtına dönüştüğü tek durum budur. Bunun için insan yoğun bir kitleye gereksinme duyar; kendisine “yaslananın” kim olduğunu artık fark etmemesi için bu kitle fiziksel bakımdan da yoğun ve sıkışık olmalıdır. İnsan kendini kitleye bırakır bırakmaz, artık kitlenin dokunuşundan korkmaz olur. İdeal durumda, kitle içinde herkes eşittir; kitle içinde cinsiyet dahil hiçbir ayrımın önemi yoktur. Kitlenin içinde kendisini iten her kimse, o da kendisi gibi biridir. Onu, kendisini duyumsuyormuş gibi duyumsar. Birdenbire her şey tek ve aynı bedende oluyormuş gibi olur. Belki de kitlenin yoğunlaşmaya çalışmasının nedenlerinden biri budur: Kitle, her bireyi dokunulma korkusundan, mümkün olduğu kadar bütünüyle kurtarmak ister. İnsanlar birbirlerine ne kadar kuvvetli yaslanırlarsa, birbirlerinden korkmadıklarından o kadar emin olurlar. Dokunulma korkusunun bu karşıtına dönüşü kitlelerin doğasında vardır. Rahatlama hissi, kitle yoğunluğunun en çok olduğu yerde en çarpıcıdır.

Yazarın sözlerini bağlamından biraz kopardığımın farkındayım ama bu ilişkilendirme bana iyi geldi. Tıpkı bu yazıyı yazmanın geldiği gibi… Belki okumak da size iyi gelir.

Görüşmek üzere.



Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *