Hangi araç? Hangi klayve?

Teknolojik cihazlarımızda hâkim olan Q klavye diziliminin aslında yazmayı yavaşlatmak için tasarlandığını biliyor muydunuz?

1860’ların sonunda, Amerikalı mucit Christopher Latham Sholes ve arkadaşları ilk ticari daktiloyu geliştirdiler. İlk başta mantıklı görünen bir yol izlediler ve tuşları alfabetik sıraya göre dizdiler. Ancak bu düzenekle yazmaya başladıklarında büyük bir mekanik sorunla karşılaştılar. İngilizcede sıkça yan yana kullanılan harfler (örneğin S ve T veya T ve H) klavyede birbirine çok yakın yerleştirilmişti. Yazanlar hızlandığında, bu harf çubukları havada çarpışıyor ve birbirine kilitleniyordu. Yazı yazan kişi durup bu çubukları eliyle ayırmak zorunda kalıyordu.

Sholes, bu mekanik sıkışmayı önlemek için harflerin yerlerini değiştirmeye karar verdi. Amacı, İngilizcede en sık art arda gelen harf çiftlerini klavyenin zıt uçlarına yerleştirmekti. Değişikliğin amacına bire bir insanları yavaşlatmak diyemesek de makinenin takılmadan çalışabilmesinin yolu harfleri dağıtmaktan yani insanları yavaşlatmaktan geçiyordu.

Mekanik sorunlar çözüldükten sonra daha ergonomik klavyeler geliştirildi ancak insanlar ve şirketler Q klavyeye oldukça fazla yatırım yapmışlardı. Yeni bir düzeni öğrenmek zaman ve maliyet gerektiriyordu. Bu yüzden daha ergonomik tercihler pazarda kendilerine bir yer bulamadı.

1955 yılında İhsan Sıtkı Yener tarafından, Türkçedeki harf sıklıkları ve parmakların anatomisi incelenerek bilimsel olarak tasarlanmış bir de F klavye düzeni geliştirildi. Türkçede en çok kullanılan harfler (A, E, K, İ, N, M…) en güçlü parmakların olduğu orta sıraya yerleştirildi. Bu sayede F klavye ile Türkçe yazmak, Q klavyeye göre çok daha hızlı ve az yorucuymuş. F klavyenin meraklıları olduğunu biliyorum ancak yine de çok küçük bir azınlıktan söz ediyoruz.

Diğer klavyelerin bilimsel üstünlüğü ve ergonomisi ortadayken neden hâlâ Q klavye hâkimiyeti altında yaşıyoruz? Ekonomide yol bağımlılığı olarak adlandırılan bir kavram var. Bir kez yanlış ama yaygın bir yola girdiğimizde, o yolun hatalı olduğunu bilsek bile geri dönmenin maliyeti (zaman, eğitim, alışkanlıklar) bizi o yanlışa devam etmeye mahkûm eder. Parmak uçlarımız, 19. yüzyılın mekanik sorunlarına göre şekillenmiş bir haritayı ezbere biliyor. Aslında sadece bir klavye düzenini değil, bir verimsizlik mirasını devralmışız. Ancak şu an hiçbirimizin diğer klavye için zaman ve emek harcamaya takati yok. Hadi takat var diyelim her cihaz değiştirdiğimizde cihazların klavye dizilimizi değiştirmek de başka bir zaman ve bütçe meselesi.

Edebiyat ortamlarında klişe bir konu vardır: Proust Kayıp Zamanın İzinde’yi yazarken kâğıt kalem değil de mekanik ya da dijital bir araç kullansaydı ne olurdu? Proust’un o devasa cümleleri, belki de kalemin kâğıt üzerindeki o yavaş ve dirençli süzülüşünün bir ürünüydü. Eğer elinin altında saniyede onlarca kelime dökebileceği bir klavye olsaydı, o meşhur Madlen keki anlatısı bu kadar katmanlı olabilir miydi?

Nietzsche, gözleri bozulmaya başlayınca elle yazamaz hale gelir ve daktilo kullanmaya başlar. Ancak daktiloya geçtikten sonra arkadaşları onun üslubunun değiştiğini fark eder. Yazıları daha kısa, daha sert, aforizma tarzında ve telgraf gibi olmuştur. Nietzsche buna cevaben şunu söyler: “Yazı aletlerimiz, düşüncelerimizin oluşumunda rol oynar.”

Heidegger’e göre el yazısı, insanın karakterini ve ruhunu kâğıda dökmesiydi. Daktilo (bizim için klavye) ise yazıyı standartlaştırır, herkesin yazısını birbirine benzetir ve yazarı kelimelerden uzaklaştırır.

Almanya’ya taşındığımda Almanca klavyeyle yazmaya başladım. Türkçe harfleri sonradan düzeltmek öyle zor oluyordu ki uzun yazmaktan özellikle kaçınıyordum. Sonrasında Türkçe klavyeli bir cihaz temin edince işimin ne kadar kolaylaştığına şaşmıştım.

Kâğıt ve kalemle ilişkim hiç bitmedi. Hâlâ not almak için kullanıyorum. Onları kullanırken daha az yanlışa düşme telaşım oluyor. Hâl böyle olunca cümleler uzayıp gidiyor, düşüklükler, imlâ hataları artıyor, dışarıdan bakınca anlamsız ancak benim düşünceme göre yan yana düşen bağlantılar doğuyor. Ancak not dışındaki her yazım için dijital ortamları kullanıyorum. Derli toplu, karalamasız olması, düzgün cümlelerle ilerlemek içime daha çok siniyor. Aynı zamanda depolama ve düzenlemede de oldukça avantajlı. Dilediğim yazıma dilediğim an düzgünce tanımlanmış klasörlerin altında ulaşabiliyorum. Yine de kuşkusuz yazdığım şeyleri normalleştiren, hayal gücümün coşmasına izin vermeyen de bir yönü var bu tercihin.

Bunları yazdıktan sonra üretimlerim kâğıt ve kaleme geçmem gerektiğini düşünsem de sonrasında onları temize çekecek sabrı hiçbir zaman kendimde bulamayacağımı düşünüyorum. Yine de belki bir gün…