17.03.2025, 06:27, Berlin
Cumartesi akşamı yarı fantastik bir ajan filmi izledim. Hikâye, iki ajanın türlü tesadüflerin ardından birbirine âşık olmasıyla başlıyordu. O güne dek soğukkanlılıkla icra ettikleri mesleklerini hiçe sayarak bu aşkın peşinden gittiler ve kendilerini soluksuz bir maceranın içinde buldular.
Macera sona erdiğinde, kahramanımız olan kadın, buluşma noktasına gidip sevdiği adamı beklemeye başladı. Fakat oğlan ortada yoktu. En son onu, nükleer bir patlamadan kaçarken yaralı hâlde bir nehre düşerken gördük. Yine de hepimiz biliyoruz ki bir kahraman öyle kolay ölmez. Neticede kurgunun insaflı ve yönetilebilir kuralları var.
Aylar geçiyor ve tahmin ettiğimiz gibi esas oğlan bir gün çıkıp geliyor. Kavuşma gerçekleşiyor, mutlu son.
Birkaç gün önce, çok sevdiğim bir oyuncunun ölüm haberini aldım. Kanseri atlatmış ama zatürreye yenilmiş. Nükleer patlamadan yaralı kurtulan adam iyileşirken, o iyileşememiş. Senaristlerimiz dram seviyor. Yayımlanan son öykümde de bunu sorguluyorum, şimdi yine aynı sorular zihnimde dönüyor. Aslında 2021’den beri neredeyse her gün aynı şeyi düşünüyorum: Bizim filmimizi kim yazıyor?
Olasılıklar neden hep kötüleri kayırıyor? Zarlar hileli mi?
Kimse yarıda kalmış bir filmi izlemek istemez. Ama mecbursun. Sana hangi senaryo yazıldıysa, sonuna kadar oynayacaksın.
Leave a Reply