Zihin ve Bilinç – VII

Aslında Zihin ve Bilinç üzerine aklımdaki yazıları üretip bu defteri kafamda kapatmıştım. Ancak Siri Hustvedt’in Living, Thinking, Looking isimli kitabını okurken The Real Story ve Three Emotional Stories isimli denemeleri, beni bellek üzerine düşünmeye ve yazmaya teşvik etti. Zihin ve Bilinç başlığını da uygun buldum.

Hustvedt bellek üzerine epey düşünen ve üreten bir yazar. Hangimiz düşünmüyoruz ki? The Real Story’de kurmaca ve anı ilişkisine odaklanıyor. Proust’un kurmacasının itiraf edilmesi zor anılar olduğu görüşüne karşı çıkıyor. Zaten anı dediğimiz türün de bir nevi kurmaca olduğunu söylüyor. Bu görüşe gönülden katılıyorum. Çünkü belleğimiz bize geçmiş hakkında hep oyunlar oynar, beynimizde tarafsız tek bir gerçeklik bulunmamaktadır. Anı kitaplarını objektif belgelermiş gibi okuyan var mı gerçekten? Benim için yazarın iç dünyasına açılan son derece yanlı anlatılardır. Yanlı oldukları için severim, yanlı oldukları için düşünceden düşünceye sevk ederler beni.

Yazar, Three Emotional Stories isimli denemesinde ise bellek ve hikâye konusunu daha derinden işliyor. “Kurgu yazmak, hiç yaşanmamış şeyleri hatırlamak gibidir,” diyor. Aziz Augustine’in İtiraflar kitabına değiniyor. Augustine, geçmişteki üzüntüyü hatırladığında şu an üzülmediğini, ancak duygunun düşüncesinin bellekte kayıtlı olduğunu söylüyor. Yani hatırlamak sadece algılamak değildir, algıladığımızı tanımlarız ve düzenleriz. Bunu yaparken de dili kullanırız. Yazar, anının hikâyeye dönüştükçe üzerimizdeki etkisinin azaldığını da söylüyor. Yazmanın iyileştirici yanı dediğimiz şey de tam olarak bu sanırım. Yük bizim olmaya devam ediyor ama sürekli sırtımızda taşımak zorunda kalmayacağımız, başka insanların da ziyaret edebildiği depolama alanları yaratıyor bize. Bu dışsallaştırma süreci, acının öznesi olmaktan çıkıp, kendi hikâyesinin anlatıcısı konumuna geçmemizi sağlıyor. Yazmak bu yüzden sadece kaydetmek değil, aynı zamanda bazı yüklerle vedalaşma biçimi.

Bilimsel metinler dışındaki her türlü anlatıda, ister anı olsun ister kurgu, ister tanrı anlatıcı olsun ister birinci şahıs, hep öznel şeyler okuruz. Nörobilim çalışmaları beynin hem geçmişi hatırlarken hem de geleceği hayal ederken aynı ağları kullandığını gösteriyor. Hatırlamak, hayal etmekle aynı şeydir diyemesek de hatırlamanın hayal gücünün etkisi altında olduğu bir gerçek. Yani geçmişimiz de en az geleceğimiz gibi bir hayal ürünüdür. Her hatırlama eylemi, biyolojik olarak o anıyı yeniden inşa etmektir. Beynimizdeki tozlu raflardan bir dosyayı indirip, üzerine bugünkü aklımızla, bugünkü hislerimizle yeni notlar düşüp tekrar yerine kaldırırız. Bellek, hayal gücü, bedensel duyumlar, ötekiyle kurulan ilişki benliğin bileşenleridir. Bileşenlerin toplamı, o sabit sandığımız ama aslında akışkan olan benlik yaratır. Mademki beynimiz geçmişi ve geleceği aynı tezgâhta dokuyor, o halde bizler de hikâyelerimizden ibaretiz demektir. Zihin ve bilinç üzerine açtığım bu başlığı kapatmaya çalışmam belki de bu yüzden nafileydi. Çünkü zihin, üzerine son nokta konulacak bir cümle değil, her yeni okumayla, her hatırlayışla ve her yazma eylemiyle kendini yeniden kuran sonsuz bir paragraftır. Belki de gerçek hikâye, asla tam olarak hatırlayamadığımız ama durmadan anlatmaya çabaladığımız o boşlukta gizlidir.