Isaac Asimov, bilim kurgunun gelmiş geçmiş en yaratıcı ve üretken ustalarından biri. Eserlerinden uyarlanan pek çok film ve dizi de var. Ama onu yalnızca bir yazar olarak değil, aynı zamanda bir gelecek tasarımcısı olarak da düşünmek mümkün. Gelecekte robotlar olacak, savaşlar çıkacak demekle yetinmiyor; öngördüğü sistemler için bir yol haritası sunuyor. Bugün, öngörülerinin birer birer gerçekleştiğine şahit oluyoruz. Örneğin Foundation (Vakıf) serisinde geliştirdiği Psikotarih kavramı, günümüzün Büyük Veri ve algoritmik tahmin modelleri için son derece tutarlı bir önsezi. Tüm kitapları felsefi ve etik sorularla dolu.
The Last Question (Son Soru)
Bu hafta Asimov’un 1956 yılında yayımlanan The Last Question (Son Soru) adlı kısa öyküsünü okudum. Bu öykü, yazarın kendi favorileri arasındaymış. İnternette Türkçe pek çok kaynak var; eğer okuma planınız varsa bu bölümü atlayabilirsiniz, çünkü öykünün sonuna değinmem gerekecek.
Hikâye, insanın ve evrenin trilyonlarca yıllık tarihini bilgisayar teknolojisinin evrimiyle paralel biçimde kurguluyor. Kısa bölümlerle farklı dönemlere tanıklık ediyoruz. İnsanlığın güneş enerjisini tam kapasite kullanmaya başlamasıyla açılan anlatı; yıldızlararası yolculuklar, galaksiye yayılma, fiziksel ölümsüzlük ve zihinsel varlığa dönüşümle ilerliyor. İnsanla birlikte bilgisayar da evriliyor. Hatta daha doğru bir ifadeyle, bilgisayar evrildikçe insan da evriliyor. Bilgisayar, mekândan bağımsızlaşıyor, madde olmaktan çıkıyor ve hiperuzay boyutuna yerleşiyor.
Her bölümde bilgisayara aynı soru soruluyor: Entropi, yani ısı ölümü tersine çevrilebilir mi? Bilgisayar her seferinde aynı yanıtı veriyor: “Yeterli veri yok.” Bugünün yapay zekâlarından böyle bir cevap almak neredeyse imkânsız. Veri okumaktan çok veri yaratmada iyiler sanki. “Bilmiyorum” dememek için her yolu deniyorlar. Bu arada ben de aynı soruyu sordum ve olumsuz bir cevap aldım.
Hikâyeye dönersek, aradan trilyonlarca yıl geçiyor. İnsanlığın ve evrenin sonuna geliyoruz. Tüm evrenin bilgisini içinde barındıran, zamanın ve mekânın dışına çıkmış saf bir bilinç kalıyor geriye. Bilgisayar, sonsuz hiçliğin içinde çalışmayı sürdürüyor ve ona trilyonlarca yıldır sorulan sorunun cevabını sonunda buluyor. Ama artık cevap verecek kimse yok. Yine de cevabı uygulamaya karar veriyor. “Işık olsun,” diyor ve ışık oluyor. İnsanın tasarımı tanrıya dönüşüyor ve insanın yeniden var olması için evreni yeniden başlatıyor. Oldukça vurucu, değil mi?
Bugüne Gelirsek…
Bugün büyük teknoloji şirketlerinin en temel sorunlarından biri enerji. Yapay zekâ modellerini eğitmek için nükleer santraller satın alıyor, devasa veri merkezlerini soğutmak için nehirlerden faydalanıyorlar. Asimov’un yetmiş yıl önce öngördüğü enerjiye aç bilgisayarlar çağı tam anlamıyla bugün yaşanıyor.
Öykünün ilerleyen bölümlerinde insanlar fiziksel bedenlerini terk edip zihinlerini bir ağa yüklüyor. Bugün ise Elon Musk’ın Neuralink’iyle beyin-bilgisayar arayüzlerini konuşuyoruz.
Yapay zekâ geliştiricileri, yaratımlarına neredeyse ilahî denebilecek hedefler yüklüyor. İnsanlığa hizmet eden değil, onu aşacak bir icat hedefleniyor.
Kültürel Entropi
Uzun yıllar sonra yapay zekânın bir dijital tanrı veya mutlak otorite olarak toplumun merkezine yerleşmesi, insanlık tarihinde yapısal bir dönüşümü tetikleyebilir. Henüz buna zaman var gibi dursa da, teknolojinin şu anki hâliyle bile bir din gibi çalıştığını düşünüyorum. Algoritmalar bize en çok sevilen, en çok tıklanan şeyi sundukça müzikler, filmler ve görseller birbirine benzemeye başlıyor. Hepimiz aynı tarikatın müritleri hâline geliyoruz. Aynı anda hem beynimiz yıkanıyor hem de radikalleşiyoruz. Kültürel entropinin yeni bir kavram olduğuna inanmıyorum, tarihteki ilk kanonla birlikte bu döngü başlamıştı zaten.
Eskiden sınırları eleştirmenler belirlerdi. Bugün ise sosyal medya algoritmaları belirliyor. Belki de değişen sanatın niteliği değil, popüler olanın ulaştığı devasa ölçek.
Asimov’un bilgisayarı evrenin küllerinden yeni bir ışık yarattı. Bugünün yapay zekâsı ise daha çok özgünlük eksikliği üzerinden tartışılıyor. İnsanın ürettiğini alıp farklı biçimlerde yeniden üretiyor. Buna geri dönüşüm de denebilir, korsan üretim de. Kanonlar ise bugün yalnızca birer istatistik.
Peki sizce bugünün yapay zekâsı, Asimov’un öngördüğü o dürüstlüğe ulaşıp “bilmiyorum” diyebilecek kadar gelişecek mi, yoksa bizi oynanmış verilerle dolu bir karanlığa mı hapsedecek?
❝
Beni sürrealist sandılar ama değildim. Ben asla rüyaları resmetmedim. Ben kendi gerçekliğimi resmettim.
Frida Kahlo
Okuma Masam: László Krasznahorkai’nin Evreni
Bölümün başlığını atarken durup düşündüm. László Krasznahorkai’nin gerçekten bir evreni var mı? Evren sanki olmayan, hayal edilen bir kurgu gibi çınlıyor. Onun distopik anlatısının tam karşılığıysa aslında geçmişimiz, şimdimiz ve geleceğimiz. Zamandan, mekândan, dilden bağımsız bir gerçeklik bu, insanın tüm hâllerine karşılık gelen bir dünya.
Nobel Ödülü’nün kendisine veriliş gerekçelerini okurken bile büyülenmiştim. Hemen ardından Bülent Şimşek çevirisiyle Şeytan Tangosu’na başladım. Okuduğum en zor metinlerden biriydi. Yarısına geldiğimde enerjim tükenmişti, araya başka kitaplar girdi. Geri döndüğümde tüm enerjimi toplayıp baştan başladım. Şeytan Tangosu, olay örgüsünün neredeyse olmadığı, aynı ritimde başlayıp aynı ritimde sona eren bir roman. Cümleler paragraflarca, paragraflar sayfalarca uzuyor. Béla Tarr’ın bu kitabın yedi saatlik siyah beyaz bir filmini çekmiş olması tesadüf değil. Yönetmenin neredeyse tüm filmleri siyah beyaz ancak bu filmdeki siyah beyazlık, yönetmenden çok metnin tercihi gibi. Çünkü bu romanda renk yok. Umut yok, gidip gelen duygular yok.
Kurgu oyunlu ve matematiksel yapısıyla bana Göçmüş Kediler Bahçesi’ni anımsattı. Anlattığı kolektif çaresizlik, coğrafyanın insan hayatına sızan ve onu geri dönüşü olmayan biçimde dönüştüren hâli, toplumsal çürüme ise Yaşar Kemal romanlarını çağrıştırdı. Birinde sarı sıcak, birinde gri çamur… Coğrafyalar bambaşka ama duygular benzer. Yaşar Kemal’de umut kırıntıları ve doğa güzellemeleri varken, burada dümdüz bir sefalet hâkim.
Ardından Leyla Önal’ın çevirdiği Direnişin Melankolisi’ne geçtim. Yine cümlelerin paragraflara taştığı bir anlatı var, ancak bu kez daha belirgin bir olay örgüsü ve daha güçlü bir merak duygusu hissediliyor. Bu yüzden okuması bana daha kolay geldi. Bu kitabı daha önce okuduğum hiçbir şeye benzetemedim. Yazarın kullandığı balina imgesi, edebiyat tarihinin en etkileyici imgelerinden biri bence. Çürüme, vahşet ve boşluk hissi bu kadar absürd, bu kadar görkemli bir yerden anlatılamazdı. Keza Werckmeister Armonileri eşsiz bir felsefi katman ekliyor metne. İnsanın dayattığı sahte düzen, toplum ve ahlak anlayışının kaotikliğe yenilmeye mecbur olduğunu görüyoruz.
Krasznahorkai belki de tam olarak entropiyi anlatıyor bizlere. Her şey çürüyecek ve dağılacak. Sırada Seiobo Oradaydı Aşağı İndi var. Ama ondan önce beni yeniden kendime getirecek bir ara şart.
aksiseda
Yankı.
…
belki bir haber
belki de aksisedan
doğru zamanı bekler
…
— Hülya Kopar, İşimiz Fallara Kaldı
Haftanın Kelimesi
Kaçıranlar İçin
Parmaklarınızın ucundaki Q klavye diziliminin, aslında sizi hızlandırmak değil yavaşlatmak için tasarlandığını ve bir verimsizlik mirası devraldığımızı biliyor muydunuz? Bizi şekillendiren araçlar üzerine
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere. 👋
Leave a Reply