Bülten 38: Bir Yılın Aksisedası – 19.07.2026

Bir Yılın Aksisedası

Bir yıl, otuz yedi bülten ve peşinden gidilen sorular

Bir yıl önce ilk bülteni gönderdiğimde bunun nereye evrileceğini bilmiyordum. Aklımda yalnızca okuduklarımı, izlediklerimi ve zihnimi meşgul eden soruları paylaşabileceğim bir alan oluşturmak vardı.

Bugün dönüp baktığımda önümde otuz yedi sayı duruyor.

Bu sayı bana hâlâ biraz şaşırtıcı geliyor. Çünkü dijital dünyada başlamak kolay, sürdürmek zor. Bu bülten ise başından beri tek kişinin emeğiyle, sayı sayı büyüyen bir yayın oldu. Okuyan, araştıran, not alan, taslak çıkaran, yazan, düzelten ve gönderen hep aynı kişiydi.

Zamanla fark ettim ki aslında bir bülten yazmıyormuşum. Tek kişilik bir mikro dergi çıkarıyormuşum.

Her sayının arkasında kitaplar, makaleler, filmler, sanat eserleri ve farklı disiplinlerden düşünceler vardı. Sonra bütün bunların birbirleriyle konuşabileceği yolları aradım. Bir kitabın başka bir kitaba, bir tablonun başka bir düşünceye, bir bilimsel deneyin bir romana açıldığı geçitleri keşfetmek, bazen de birbirinden uzak görünen dünyalar arasında yeni bağlantılar kurmak bu yolculuğun en sevdiğim tarafı oldu.

Bir yılın sonunda geriye dönüp baktığımda otuz yedi farklı konu değil, sürekli peşinden gittiğim birkaç büyük soru görüyorum.

Hafıza, geçmiş ve taşıdığımız izler

İlk büyük durağımız hafızaydı.

Berlin sokaklarındaki Tökezleme Taşları’ndan Auschwitz’in dijital replikasına, Banksy’nin silinen eserlerinden Borges’in zaman anlayışına kadar hep aynı sorunun etrafında dolaştık: Geçmiş gerçekten geride kalır mı?

Geçmişin yalnızca tarih kitaplarında değil; şehirlerde, mekânlarda ve gündelik hayatın içinde yaşamaya devam ettiğini düşündük. Bazen küçük bir taş, büyük bir anıttan daha güçlü bir hafıza taşıyıcısı olabiliyordu.

Bu yolculuk bizi göç meselesine de götürdü.

Achilpa kabilesinin gittikleri her yere taşıdıkları kutsal direkten yola çıkarak şu soruyu sorduk: İnsan bir yerden başka bir yere giderken aslında ne taşır?

Belki de insanın taşıdığı şey yalnızca bir bavul değildir. Dili, alışkanlıkları, hafızası, dünyayı algılama biçimi ve geçmişle kurduğu ilişki de onunla birlikte yolculuk eder. Yeni bir yere varmak her zaman sıfırdan başlamak anlamına gelmez; bazen eski dünyanın izleri yeni mekânlarda yeniden kurulmaya devam eder.

Kalabalıkların içinde kendimiz kalabilmek

Bir başka izleğimiz birey olma mücadelesiydi.

Solomon Asch’in deneylerinden dijital çağın kolektif davranışlarına, Pluribus dizisinden linç kültürüne kadar aynı soruya döndük: İnsan ait olma ihtiyacıyla kendi sesini ne zaman kaybeder?

Bugünün dünyasında yalnızca düşünceler değil, tepkilerimiz bile giderek birbirine benziyor. Aynı şeylere öfkeleniyor, aynı şeylere seviniyor, aynı cümleleri tekrar ediyoruz.

Bütün bu gürültünün içinde Ferit Edgü’nün işaret ettiği o tehlikeyi hatırladık: Gergedanlaşmadan, kalabalığın içinde kendi sesimizi koruyarak yaşamak mümkün mü?

Hız, yorgunluk ve dikkatimizi kaybetmek

Çağın bir başka büyük meselesi de zamanla ilişkimizdi.

Byung-Chul Han’ın yorgunluk toplumu kavramından sosyal medya algoritmalarına, dopamin döngülerinden dikkat ekonomisine uzanarak şunu sorguladık: Neden sürekli uyarılmaya ihtiyaç duyuyoruz ve kendimizi giderek daha yorgun hissediyoruz?

Belki de bu yüzden uzun bir roman okumak, yalnızca edebî bir tercih değildir. Hızın ve yüzeyselliğin hâkim olduğu bir çağda, bir metnin içinde uzun süre kalabilmek başlı başına bir direniş biçimine dönüşür.

Görünmeyen kadınlar ve başka hikâyeler

Bu yıl boyunca tekrar tekrar döndüğümüz bir başka alan kadınların görünmeyen hikâyeleriydi.

Dora Maar’ın Picasso’nun gölgesinde kalan sanatından, Ophelia’nın yüzyıllardır anlatılan sessizliğine; Ursula K. Le Guin’in çuval kuramından farklı kadınlık deneyimlerine kadar şu sorunun peşine düştük: Tarih bize kimin hikâyelerini anlatıyor, kimlerin hikâyelerini geride bırakıyor?

Belki de bazen bir dönemi anlamanın yolu, en çok konuşulanlara değil, sesi en az duyulanlara bakmaktan geçiyor.

Sanatın rahatsız edici gücü

Sanat üzerine düşünürken de hep aynı noktaya geri döndük: Sanat yalnızca güzel olanı göstermek için mi vardır?

Marina Abramović’in bedenini sınırlarına taşıyan performanslarından Maurizio Cattelan’ın provokatif eserlerine kadar sanatın bizi rahatlatmak yerine rahatsız ettiğinde de dönüştürücü olabileceğini konuştuk.

Çünkü bazen sanatın görevi cevap vermek değil, doğru soruyu sormamızı sağlamaktır.

İlk kez okuyacaklar için birkaç durak

Bazı bültenlerin bu yolculuğun ana izleklerini görmek için iyi başlangıç noktaları olduğunu düşünüyorum.

Bir yıl boyunca bu alanı birlikte büyüttük. Her okuyan, her paylaşan ve her geri dönüş yapan kişi bu yolculuğun bir parçası oldu. Çünkü yazının en güzel taraflarından biri burada başlıyor: Bir zihinden çıkan bir düşünce, başka bir zihinde yeni bir soruya dönüşüyor.

Eğer bu bültenin bir dostunuzun da ilgisini çekebileceğini düşünüyorsanız onunla paylaşabilirsiniz. Bu küçük derginin yeni okurlarla buluşmasının en güzel yolu okurdan okura kurulan bu gönüllü bağlar.

Bu bültenlerin bugüne kadar en çok emek verdiğim ve en istikrarlı şekilde sürdürdüğüm üretimlerden biri olduğunu düşünüyorum.

İkinci yılda da aynı merakla, soruların peşinden gitmeye devam edeceğim.

Bu yazı size bir dostunuz aracılığıyla ulaştıysa ve aramıza katılmak isterseniz, bültene buradan ücretsiz olarak üye olabilirsiniz.

Görüşmek üzere.



Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *