Gece, Anlam ve Bir Vestiyer

Kavramsal sanatla barışmam zaman aldı. Barıştıktan sonra onun izleyiciye tanıdığı özgürlük alanını, birlikte çerçeveleri yıkmamızı, yarattığı huzursuzluğu ve tekinsizliği sevdim. Bazen izleyicisini dışarıda bırakmasını da. Burada belirli bir zümreyi değil, herkesi dışarıda bırakabilen bir sanattan söz ediyorum.

Kavramsal sanatla birbirimiz için yaratıldığımızı düşünürken biri çıkıp duvara bir muz bantladı. Şimdi bu da sanat mı? perileri ortama üşüştü. Milyonlarca insan Maurizio Cattelan’la tanıştı. Sonra sağduyu sahibi olanlarımız sanatçıyı ve geçmişini öğrendi. Biz aynı muzu duvara bantladığımızda neden sanatçı olamadığımızı, Cattelan’ın bu cüreti nereden bulduğunu anlamaya başladık. Ona hakkını teslim ettik. Çağdaş sanatın en yetenekli provokatörlerinden biri olduğunu, absürtlüğü bir sistem eleştirisine dönüştürebildiğini kabul ettik. İlk bültenlerimden birinde de sanat üzerine düşünürken Cattelan’ın muzundan yola çıkmıştım.

Cattelan, Almanya’daki ilk büyük kişisel sergisi NIGHT (Gece) ile 7 Mart 2027’ye kadar Berlin’de. Sergi, Mies van der Rohe’nin tasarladığı Neue Nationalgalerie’de. Bina başlı başına güçlü bir mimari eser. Cattelan da sergiyi hazırlarken mekânı hesaba katmış.

Sanatçı geceyi, nesnelerin ortadan kaybolmasından çok tanımlanmalarının zorlaştığı bir durum olarak anlatıyor. Sergide beni en çok çeken fikirlerden biri bu: Anlamın kesinliğini kaybetmesi. Cattelan’ın işleri yalın ve vurucu. İroni ve absürtlük de bu etkiyi güçlendiriyor. Tanıdık bir imgeyi küçük bir müdahaleyle değiştiriyor. Biz de o imgeye neden öyle baktığımızı sorgulamaya başlıyoruz.

Bunu serginin girişinde, Purgatory yani Araf’ta görüyoruz. Cattelan, Brandenburg Kapısı’nı müzenin cam salonuna küçültülmüş hâliyle yerleştirmiş. Kapı, Berlin’in tarihini tek bir görüntüde topluyor gibi. Prusya’nın ihtişamından Napolyon’un savaş ganimetine, Nazi döneminden Soğuk Savaş’a ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla gelen özgürlük umuduna uzanan bir tarih taşıyor. Bir zamanlar insanların geçemediği bu kapı, yıllar sonra yeniden birleşmenin simgesine dönüşüyor. Önce gücü, sonra ayrılığı, ardından özgürlüğü temsil ediyor. Peki bütün bu anlamları taşıyan bir sembol, aslında hangisine ait?

Kapıdan geçiyoruz. Ama bu kez bir şehrin iki yakası arasında değil, Cattelan’ın dünyasına giriyoruz. Tarihin büyük sembollerinden biri küçülmüş, bir sergi girişine dönüşmüş. Asıl mesele, kapının ardında ne olduğu değil, kapıya yüklediğimiz anlamların ne kadar kalıcı olduğu.

Hemen sağda bir vestiyer var. Güzel bir detay. Sanki içeri girmeden önce dışarıdaki dünyaya ait ne varsa burada bırakabiliriz. Ünvanlarımızı, rollerimizi, inançlarımızı, hatta iyilik ve kötülük hakkındaki kesin yargılarımızı. Eşikten geçince büyü bozuluyor, maskeler düşüyor. Güçlü sandığımız figürler hareketsizleşiyor. İlerlemeleri beklenenler askıda kalıyor, kudretin simgeleri yere düşüyor. Devrim iddiasındaki sanatçı bile bir portmantoda asılı duruyor.

Vestiyer benim için hep bir kurtuluş ihtimali oldu. Kötülükleri ve ağırlıkları bir portmantoya asıp hafifleyeceğimizi, özgürleşeceğimizi düşündüm. Cattelan’da ise işler tersine dönüyor. Bu kez yalnızca giysiler değil, sanatçının kendisi de askıda. Hareket etmesi beklenen sanatçı hareketsiz kalıyor. Peki bir şeyi geride bırakmak, ondan gerçekten kurtulmak mı demek? Bir rolü çıkarmakla o rolün dayattıklarından özgürleşmek aynı şey mi?

Cattelan’ın işlerinde sık sık durağanlıkla karşılaşıyoruz. Hayvanlar ve insanlar yalnızca hareketsiz değil; sanki harekete geçme ihtimalleri de ellerinden alınmış. At koşmuyor, kartal yükselmiyor, devrimci sanatçı devrim yapmıyor. Güç ve hareketle özdeşleştirdiğimiz imgeler yerlerinde duruyor ama artık vadettiklerini yerine getiremiyorlar. Değişim iddiasıyla ortaya çıkan sanatçı gerçekten bir şeyleri değiştirebilir mi, yoksa o da sistemin içinde asılı mı kalır?

Bu durağanlık bana günümüzün eylemsizlik kültürünü de düşündürüyor. Hiçbir dönemde olmadığı kadar çok konuşuyor, tepki veriyor, yorum yapıyor olabiliriz. Şikâyet ediyoruz, öfkeleniyoruz, klavyelerimizle tozu dumana katıyoruz. Ama bütün enerjimizi sanal ortamlarda harcayıp gerçek hayatta ses çıkarmaya mecalimiz kalmıyor. Ne de olsa yeterince ses çıkaran var. Var mı gerçekten? Sesin çoğalması, etkisinin de çoğaldığı anlamına gelmiyor. Hatta sürekli tepki vermek, bazen tepki vermeyi yeterli bulmamıza yol açıyor. Sesin bu kadar çoğaldığı bir yerde, hangisinin gerçekten bir karşılığı olduğunu nasıl anlayacağız?

Bu sorularla uğraşırken Murat Gülsoy’un Kıyamet Sonrası Olağan Bir Gün romanını hatırlıyorum. İsimler bile birbirine doğru bir kapı aralıyor sanki. Birinde kıyamet yaşanmış ve bildiğimiz dünyanın sonrasına kalmışız. Diğerinde ise tarihin zaferlerini, yenilgilerini ve kırılmalarını taşıyan bir kapıdan geçerek Cattelan’ın dünyasına giriyoruz. İkisinde de bir şey geride kalmış gibi. Ama geride kalanın ne olduğunu tam olarak söyleyemiyoruz.

Gülsoy’un romanında zaman, geçmiş, rüyalar ve gerçeklik birbirine karışıyor. Okur olarak parçalar arasında bağlantılar kurmaya çalışıyoruz. Her bağlantı yeni bir ihtimal doğuruyor ama hiçbir açıklama tam olarak yerine oturmuyor. Kıyamet sonrasında geriye kalan dünyayı anlamak kadar, onu anlamlandırma çabası da tekinsizleşiyor. Cattelan’ın sergisinde ise bildiğimiz imgeler karşımızda duruyor. Yalnızca onlara yüklediğimiz anlamlardan artık eskisi kadar emin değiliz. Bir eşikten geçmek, başka bir yere varmak kadar, geride bıraktığımız dünyanın anlamlarını yanımızda taşıyıp taşıyamadığımızı da sorgulatıyor.

Gülsoy’un romanıyla Cattelan’ın sergisi elbette aynı şeyi yapmıyor. Ama ikisinin bende uyandırdığı huzursuzluk birbirine yakın. Mesele anlamın bütünüyle kaybolması değil, onu sabitleyememek. Bir şeylere anlam vermekten vazgeçemiyoruz. Ama bulduğumuz anlamın son söz olduğuna da güvenemiyoruz.

Cattelan’ın Him adlı eseri bu duyguyu başka bir biçimde yaratıyor. Diz çökmüş, dua eder gibi görünen küçük bir figürü ilk bakışta çocuk sanabiliriz. Yaklaştığımızda yüzünü tanıyoruz: Hitler. İmge kaybolmuyor ama ilk bakışta ona verdiğimiz anlam çöküyor. Masumiyetle kötülük, çocuklukla tarihsel sorumluluk aynı figürde buluşuyor. Dua eder gibi duran bu yüz, bildiğimiz anlamları birbirine karıştırıyor. Berlin’de bu eserle karşılaşmak daha da sarsıcı. Çünkü bu şehir, Hitler’in temsil ettiği kötülükle ve kendi tarihiyle hesaplaşmak zorunda kalmış bir şehir.

Novecento’daki atın hareketsizliğiyle Him’in yarattığı sarsıntı farklı görünebilir. Ama ikisinde de bildiğimiz anlamlar yerinden oynuyor. Atın gücünden, Hitler’in yüzündeki kötülükten, devrimci sanatçının değişim vaadinden artık eskisi kadar emin olamıyoruz. Cattelan imgeleri ortadan kaldırmıyor. Onları tanıdığımız hâlleriyle gösteriyor ama bildiğimiz anlamlara güvenmemizi zorlaştırıyor.

NIGHT tam olarak böyle bir alan açıyor. Her şey görünür, ama hiçbir şey bütünüyle açıklığa kavuşmuyor. Nesneler kaybolmuyor; onlarla aramızdaki anlam bağı gevşiyor. Her şey tanıdık ama hiçbir şey eskisi kadar kesin değil.

Sergiden çıkarken aklımda imgelerden çok, onlara yüklediğimiz anlamlardan geriye ne kaldığı sorusu var. Zafer, güç, devrim, masumiyet, kötülük… Hepsi hâlâ orada. Ama artık eskisi kadar sağlam görünmüyorlar. Cattelan bize yeni anlamlar sunmaktan çok, sahip olduğumuz anlamların ne kadar kolay sarsılabildiğini gösteriyor.

Başta gördüğüm vestiyeri yeniden düşünüyorum. Bazı şeyleri dışarıda bırakabileceğimizi, onlardan kurtulabileceğimizi sanıyoruz. Oysa yalnızca gözden uzaklaştırıyoruz. Geride bıraktığımızı sandığımız şeylerin ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının üzerimize giydirildiğini de bilmiyoruz.

Gece her şeyi ortadan kaldırmıyor. Yalnızca bildiğimiz şeylerle aramıza mesafe koyuyor. Sabah olduğunda imgeler yeniden tanıdık hâllerine dönebilir. Ama onları bir kez başka türlü gördükten sonra aynı anlamlarla karşılayabileceğimizden emin değilim.



Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *