At Kılından Biz Göz Bağı

Banksy’nin son eserini gördünüz mü? Buckingham Sarayı yakınlarında ortaya çıkan ve Kör Milliyetçilik olarak adlandırılan bu heykel, bir kaide üzerinden boşluğa doğru adım atan takım elbiseli bir erkek figürünü tasvir ediyor. Figürün bir eliyle tuttuğu bayrak, ironik bir şekilde kendi yüzünü tamamen örtmüş durumda.


Dünyada artan milliyetçilik hepimizin malumu. Biz bunu yeni bir trend sansak da aslında temelleri İkinci Dünya Savaşı’na kadar uzanıyor. Zeynep Atikkan, Avrupa Benim adlı kitabında Batı Avrupa’da aşırı sağın yükselişini ele alırken, yeni sandığımız bu yönelimin aslında İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik ve sosyolojik koşullardan kök saldığını, özellikle seksenlerde nasıl ivme kazandığını detaylarıyla anlatıyor. Batı’nın iki yüzlülüğüne dair bir şüphemiz olmasa da, bildiğimiz gerçeklerin bu denli berrak şekilde listelenmesi epey etkileyici. Kitap 2017 basımı ve “Geç mi kaldık?” sorusuyla bitiyor. Aradan geçen dokuz yılın ardından, artık geç kalındığından sanırım hepimiz eminiz.


Banksy, bir bayrak yüzünden körleşmiş bir adam resmetse de sorunun kökeni bayrağın icadından çok öncesine, ilk kümelenmiş insan topluluklarına kadar dayanıyor. İlkel toplulukların kutsal atfettiği totemler, grubun bir arada kalmasını sağlayan bir harç, liderin yetkilerini genişleten bir olguydu. Durkheim’a göre insanlar aslında toteme taparken, farkında olmadan kendi yarattıkları toplumun kendisine taparlar, çünkü totem ve toplum birdir. Durkheim, Hayes ve Seton-Watson gibi sosyolog ve tarihçiler, modern hayatla beraber totemlerin yerini bayrağın, yani milliyetçiliğin aldığı konusunda hemfikir. Seton-Watson’a göre milliyetçilik, milli toplumun ilelebet devamlılığı aracılığıyla insana ölümsüzlük ve güven duygusu aşılayan yeni bir dindir. Öyle ki bu anlayışta millet bir tür tanrıya dönüşür, Seton-Watson bu durumu millet tapıcılığı olarak adlandırır. Bir bayrağın ardında yürümek, rasyonel bakıştan feragat etmeyi gerektirir. Bayrak gözümüzü kör etmiştir, bir adım ötesini göremeyiz. Nurdan Gürbilek, İkinci Hayat’ta “Çoğunluğu çoğunluk yapan sadece birlikte konuştukları anlar değil, birlikte sustukları anlardır,” derken ne kadar haklı. Birlikte konuşmalardan ziyade, o toplu susuşlar uçuruma sürüklüyor toplumları.


Milliyetçilik ve vatanseverlik sıklıkla karıştırılsa da psikolojik olarak başka duygulara seslenirler. Milliyetçilik ötekini dışlarken, vatanseverlik kendine yöneliktir ve çoğu zaman düşmanlık içermez, onu milliyetçilikten birkaç durak öncesi olarak düşünebiliriz. Tutunamayanlar’ın Selimi’nin duraklar arası maç oyununda, skor 14-0’lık bir mağlubiyetten, 14-0’lık bir galibiyete geliyordu. Yukarıdaki rotada ise bir noktadan sonra sadece mağlubiyet var.


Oxana Timofeeva Bir Vatan Nasıl Sevilir? isimli kitabında vatanı şöyle tanımlıyor: “Basitçe söylemek gerekirse vatan, devletle ya da hatta devletin resmî temsilcilerinin (veya Brecht’in deyişiyle zalimlerin) el koyduğu bir toprak parçasıyla aynı şey değildir. Vatan ne bir devlettir ne de tek bir adamdır. Rejim onun adını haksızca sahiplenir, kendini vatanla özdeşleştirir, toprağı mülkiyete, halkı ise nüfusa dönüştürür. Baskı ve şiddet makinesi, insanları budalalara, şovenistlere ve Nazilere dönüştürmek amacıyla abartılı ve sahte bir retorik kullanır. Bu ideolojik makineye rağmen bir vatanı sevmek, riski göze almak ve şeyleri doğru adlarıyla anmak, yani konunun üzerindeki retoriği sıyırıp atmak demektir.”


Oğuz Atay da Tehlikeli Oyunlar’da ülke denilen şeyi kendine özgü şahane ironisiyle benzer bir şekilde tanımlamıştı:
“Oğlum Hidayet, ülke bir haritaya benzer.”
“Kesikli, yani noktalı çizgiler neye benzer, Hikmet amca.”
“Noktalı çizgiler bir şeye benzemez. Noktalı çizgiler, sınır olarak, sınırlarımızda bulunur. Bütün sınırlar boyunca uzun binalar, çizgileri; noktalar da, bunların arasına yerleştirilmiş bulunan gözetleme kulelerini gösterir.”


Timofeeva, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından vatansız kalmıştır: “1991’de Sovyetler Birliği’nin varlığı sona erdi ve Kazakistan bağımsızlığını ilan etti. Bir anda, mekân ve zamanda bir sınır belirdi, beni köklerimden iki darbeyle ayırdı: doğduğum devlet artık yoktu ve vatanım olarak gördüğüm yer yabancı bir ülkeye dönüşmüştü.”


Amery de yedi yılını geçirdiği toplama kamplarının ardından vatan sandığı toprak parçasını yitirip yurtsuz kaldı: “Para, itibar, şöhret, din. Bunların hepsi yabancı topraklarda yurdun yerine geçebilecek ikame yurtlardır. İnsan yanında ne kadar azını taşıyabiliyorsa, yurda da o kadar ihtiyaç duyar. İnsan ne kadar az parası, ne kadar az şöhreti, ne kadar az itibarı, ne kadar az inancı varsa, yurda o kadar ihtiyaç duyar. Proust, Beckett, Sartre manevi yurttaşlarım olabilir, ama onlardan zevk alabilmem için sokakta kendi yurttaşlarıma rastlamam gerekir. Kültürel enternasyonalizm ancak yurdun güvenli topraklarında serpilebilir. Benim böyle bir yurdum yok artık.”


Timofeeva da Amery gibi çok benzer bir yerden tüm gerçek ya da gerçek sanılan hayaller ortadan kalktığında geriye vatan özlemi kaldığını söylüyor ve senelerdir ertelediği Kazakistan seyahatine çıkmaya karar veriyor: “Yetişkin bir kadın olduğumu fark ettim ve yetişkin olmak, ne istersen onu yapmak demektir; sadece istediğine inandığın şeyi değil, gerçekten arzuladığın ve hayalini kurduğun şeyi yapmak. Hayallerimin ne olduğunu düşünmeye başladım ve üzerine epey düşündükten sonra gerçeği sahte olandan ayırdım. Sahte ya da yarı-hayaller, narsistik düşler ve hırslı planlar. Bu fanteziler benim etrafımda dönüyor, daha doğrusu benim değil de benim ideal versiyonlarımın bir dermesi etrafında. Bu hayallerde güzelim, herkes tarafından çok seviliyorum, kabul görüyorum, saygı duyuluyorum, arzulanıyorum, zayıfım, ünlüyüm ve hatta bazen zenginim. Bu fantezilerin hepsi toz gibi uçup gidebilir. Esasen tozlar zaten. Gerçek hayallere gelince, onlar başarı ya da tanınmayla hiçbir ilgisi olmayan en derin arzularımız. Bu hayaller kişinin kendisiyle değil; özlerinde her zaman beni aşan ve içine çeken temel bir şey var, öyle ki benliğim gözden yitip gidiyor. Mesela deniz, uzay veya ev hayali gibi.
En tutkulu hayalim vatan hayali çıktı; hiç kaybolmadı, hep benimle kaldı. Ancak narsistik fantezilerin tozuyla örtüldüğünden zar zor fark ediliyordu.”


Yakın zamanda okumaya başladığım Thomas Bernhard ise bambaşka bir yerden sesleniyor bize. Yapılamayanı yapıyor ve koskoca vatanını karşısına alıyor. Adına anti-heimat denen bu tür (Heimat Almancada vatan anlamına geliyor) söylenmeyeni söyleme cesaretinde bulunuyor. Dili sert, kışkırtıcı ve öfkeli. Thomas Bernhard Avusturyalıların nefretiyle kendini kendi eliyle vatansız bırakıyor. Bir anlamda yüklerini çıkarıp atarken bize kendi yüklerimizi hatırlatıyor. Beton kitabında geçen bu cümle aile mirası kadar bir vatan mirasını da simgeliyor, ısıtan ama boğan ve rahatsız eden : “Kalkıp battaniyeye sarıldım, bu anne tarafından büyükbabamdan bana kalmış bir at kılı örtüydü, örtüyü deri bir kemerle bağladım, kemer de tıpkı örtü gibi büyükbabamdan bana miras kalmıştı, olabildiğince sıkı bağladım, öyle sıkı ki nerdeyse nefes alamıyordum ve yazı masasına oturdum.”


Timofeeva’nın kitaptaki son tavsiyesiyse şu: “Bizi protokollerle belirli bir bölgeye bağlayan tüm devlet sınırları boyunca, vatan sevgisi özgür olmalıdır ki, her seferinde yeni ve daha önce görülmemiş bir yere geri döndüğümüzde, her birimiz, şunu söyleyebilelim: Ben buralıyım”


Zira “Ben buralıyım,” demeden yaşamak ne kadar zorsa, oralı olmanın vergisi de bir o kadar ağırdır.



Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *