Ailemizin yeni üyesi sebebiyle yazılar bu aralar biraz düzensiz ve seyrek. Hayatın yeni temposu okuma hızımı yavaşlattı ama durdurmadı. Son dönemde kendimi Elena Ferrante’nin Napoli Romanları’nın içinde buldum. İlk kitaptaki o sarsıcı psikolojik derinliği serinin devamında bulamasam da, Ferrante yarattığı merak duygusuyla bana tam iki bin sayfa okuttu. Bu seri bende, seneler evvel ergenliğimizde heyecanla beklediğimiz İpek Ongun kitaplarındaki bir yaşama ortak olma hissini yeniden yaşattı. Ferrante’nin yarattığı marjinal karakterler zaman zaman kendi özlerine aykırı tercihler yapsa da, hatta son kitapta yaşananlar Türk dizilerindeki drama çıtasını bile aşsa da, seri kendini bir solukta okutmayı başardı.
Serinin adından da anlaşılacağı üzere, bu anlatının insan olmayan bir başkarakteri var: Napoli. Şehir her ne kadar büyük olsa da, karakterlerin içine hapsolduğu mahalle dış dünyaya kapalı, kendi kuralları ve hiyerarşisi olan bir mikro taşra aslında. Geleneklerin ve eril tahakkümün sertçe hissedildiği bu muhafazakâr iklimde insanlar bir o kadar da çarpık ve fırtınalı ilişkiler yaşıyor. Napoli, İtalya’nın kuzeyindeki gelişmiş kentlere kıyasla başlı başına bir taşra sayılabilir. Nitekim seride bölgeye has diyalekt, sadece bir konuşma biçimi değil, belirgin bir sosyal statü sembolü. Bu yerel ağız, anlatıcımız Lenu’nun aşağılık kompleksinde ve kimlik inşasında merkezî bir yer tutuyor.
Çok yakın zamana dek taşra denince aklıma sadece sanat filmlerindeki sarı bozkırlardaki mutsuz insanlar imgesi gelirdi. Fakat geçtiğimiz yıllarda bir atölyede Mahir Ünsal Eriş’in öykülerini incelerken, onun Bandırma ve Erdek anlatıları da taşra edebiyatı olarak sınıflandırılınca çok şaşırmıştım. Memleketimi onun kaleminden okumayı ne kadar sevsem de Bandırma’yı o güne dek taşra olarak düşünmemiştim. Sözlük anlamına bakarsak, İstanbul ve birkaç şehir dışındaki her yer taşra. Ancak taşranın da dereceleri var.
Tanıl Bora’nın derlediği Taşraya Bakmak kitabında kullandığı derin taşra tanımı, tam da o sanat filmlerindeki klostrofobik atmosferi karşılıyor. Aynı eserde Ömer Laçiner, Türkiye’ye özgü merkez ve taşra arasındaki zoraki hiyerarşiden bahsederken İtalya ile benzerlikler kurmamıza olanak sağlıyor. Kuzey Avrupa’da taşra veya yerel şive sadece bir alay konusu olabilirken, güneye inildikçe bu hiyerarşi delici bir hâl alıyor ve toplumsal bir engele dönüşüyor. Ama Tanıl Bora’nın dediği gibi; İstanbul’da Sivas’tan büyük bir Sivas varken, artık Sivas’ta da biraz İstanbul var. Sınırlar ortadan kalkmış durumda.
Taşrada kadın olmanın ise apayrı bir ağırlığı var. Aynı kitapta Arzu Çur’un Kadınlar: Taşranın Yurtsuzları isimli makalesinden konuyu çok güzel özetleyen şu alıntıyı yapmak istiyorum: “Fakat diğer yandan da bileceğim ki, burası taşra. Burada yabancı bir kadınsan bir erkeğin korumasını reddetmenin bedeli, tüm erkeklerin düşmanlığıyla boğuşmaktır.“
Yurtsuzluk hissi taşraya kimin gözünden baktığımızla doğrudan ilgili. Ben gelişmiş bir taşranın modern bir çevresinde yetiştiğim için anlatılarımda taşra daha olumlu bir tınıya sahip, olumsuzlukları mekâna endekslemiyorum. Ancak Türk edebiyatı ve sineması, taşraya genellikle büyük şehirlinin gözünden ıslah edilmesi gereken, geri kalmış bir yer olarak bakma eğilimindedir. Ama nereden bakarsak bakalım taşra, insana yapışan ve oradan çıktıktan sonra bile ne yapılırsa yapılsın çekip atılamayan bir uzuv gibi bizde yaşamaya devam eder.
Fransız sosyolog Pierre Bourdieu’nün habitus kavramı tam da bu hâli anlatır. Habitus, içine doğduğumuz toplumsal yapının zihnimize ve hatta bedenimize mühürlenmiş bir kopyasıdır. Sadece bir alışkanlık değil, geçmiş tecrübelerin bedende cisimleşmesidir. Lenu’nun Floransa’nın en seçkin ortamlarında bile kendini eğreti hissetmesi, zihnindeki taşralı bilgisinin ona nerede durması gerektiğini fısıldamasından kaynaklanır. Taşra, bireye evliliğe bakışından yürüyüş tarzına kadar sinen bir dizi eğilim yükler. Lenu ve Lila’nın iki bin sayfa boyunca çıkamadıkları o mahalle, aslında sadece Napoli’nin bir sokağı değil; iliklerine işleyen, her kararlarını içeriden yöneten habituslarıdır.
Yine de bir taşrasever olarak, bu eğilimlerin her zaman karanlığa çıkmadığına inanıyorum. Çünkü biliyorum ki, her şeye rağmen mutlu taşralar ve bir gün tekrar taşraya dönme hayali kuran taşralılar da var. 🙂