|
Temmuz ayında bu bülten serisine başlarken Sevim Burak ve Kafka ilişkisi üzerinden edebiyat tanrılarımızı konuşmuştuk. Otuzuncu bültende ise birer sanat tüketicisi olarak hepimizi zaman zaman uykusuz bırakan, vicdanımızla estetik zevkimiz arasına örülen o dikenli telleri, yani sanatçıların canavarlıklarını konuşalım istiyorum.
|
|
Bu hafta Claire Dederer’in Canavar isimli kitabını okudum. Bu konu üzerine çok kafa yoran ve hâliyle epey yıpranmış bir okur olarak, Dederer’den kullanıma hazır bir reçete beklemekten kendimi alamadım. Ancak elbette böyle bir reçete yok. Yine de yazarın meseleyi ele alış biçimi son derece kapsamlı ve ufuk açıcıydı. Tespitlerine pek çok noktada katılsam da, bireyin hâlâ bir duruş sergilemesi gerektiğine inanan tarafta duruyorum.
|
|
Hisler mi, Düşünceler mi?
|
|
Dederer, Woody Allen örneği üzerinden kritik bir noktaya parmak basıyor: Çoğu zaman etik bir analiz yaptığımızı sanırken aslında sadece ahlaki hislere kapılıyoruz. “Woody Allen yanlış yaptı,” dediğimizde bu rasyonel bir çözümlemeden ziyade, bir sarsılma hâli; şahsen rencide ediliyoruz. Çelişki tam burada başlıyor. Bir yapıtın sağduyudan yoksun olması, onun aynı zamanda büyüleyici ve güzel olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Allen’ın geçmişi bir filmin güzelliğini yok etmiyor ama o güzellik de geçmişi önemsiz kılmıyor. İkisi de aynı anda, aynı şiddette doğru olabiliyor.
|
|
Lekenin Yayılımı: Nereye Kadar Geri Gider?
|
|
Michael Jackson dinlerken Jackson 5 dönemini aklayabilir miyiz? Leke, henüz istismarcı olmamış bir çocuğun masumiyetine de bulaşır mı? Dederer, nedensellik kavramıyla bizi zor bir eşiğe bırakıyor. Polanski’nin Holokost travması ya da Jackson’ın kendi çocukluk istismarı, onları canavarlaştıran süreçleri açıklıyor belki ama bu bir aklama olarak çalışmalı mıdır? Canavarlığa sebepler bulmak ahlaki yükümüzü hafifletirken, bir yandan da canavara çanak tutmak ve onu mağdur yerine değil midir?
|
|
Enis Batur, Siyah Sert Berlin kitabında daha dengeli bir perspektif sunuyor:
|
|
“Gençlik yıllarımdan beri, gören görmüştür, bol keseden “faşist” damgasını vurarak ya da benzeri bir yaftaya başvurarak, insanları yargılayıp onlara sırtımı dönmekten kaçındım ben. Estetiği bıçakla etikten, politikten ayırmak ola ki işi sağlama almaktır; kendi payıma, güçlü bir estetik inşaatının arkasında kabul edilmesi zor bir ideolojik bağlanma varsa, iki yönde de durumun üstünün kapatılmasına karşıyım: Bizim, verileri unutmadan tartıma yönelmemizdir doğru olan.”
|
|
Batur, Leni Riefenstahl’ın Nazi propagandası filmlerindeki yetkin sanatı teslim etmemenin bir tür körlük olduğunu savunuyor, tıpkı barındırdığı ideolojiyi görmezden gelmenin de bir körlük olduğu gibi. Ancak itiraf etmeliyim ki, benim vicdanımın kefeleri hiçbir zaman dengelenmiyor.
|
|
Dâhi Etiketi Bir Zırh mı?
|
|
Neden bazı sanatçılar ne yaparsa yapsın sevilmeye devam eder? Çünkü onlara dâhi diyoruz. Bu kelimeyi kullandığımızda şahsi görüşümüzü bir olguya dönüştürüp kahramanımızı hesap vermekten kurtarıyoruz. “O bir dâhi, elinde değil,” diyerek, aslında kendi sanat zevkimizden ödün vermemek için bir kalkan oluşturuyoruz. Bu kalkanın “Ama o da mini etek giymişti,” savunmasından pek farkı yok. Dederer, belki de içten içe onların bizim yapamadığımız kuralları çiğneme eylemlerinden ve karanlık fantezilerinden gizli bir haz aldığımızı söylüyor. Buna tam olarak katılmasam da üzerinde durulması gereken bir tespit.
|
|
Tüketici Rolüne Sıkışmak
|
|
Dederer’in en sert eleştirisi sisteme: “Sorunu tüketicinin üstüne yığmak kapitalizmin yoludur,” diyor. Bize, hangi sanatçıyı iptal edeceğimizin bir ahlak sınavı olduğu söyleniyor. Sanki bir albümü dinlemeyince dünya daha iyi bir yer olacakmış gibi. Oysa sanatçıları ahlak bekçisi sanmak bir yanılgı, onlar yeniden üretilebilir imgelerden ibaret.
|
|
Burada yazarla ayrılıyorum. Bireysel tercihlerimin sistemde devede kulak kaldığını bilsem de, iyi insan olma çabasının sanattan bağımsız tutulabileceğine inanmıyorum. Yakın zamanda Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabında da gördüğüm “sisteme etki edemezsin” vurgusu bana bir tür kolaycılık gibi geliyor. Ahlaka ve etiğe önem veren insanlar olarak hepimizin bir duruş göstermesi gerektiğine inanıyorum.
|
|
Birkaç sene önce Nevzat Evrim Önal’ın İnsan Bencil mi? kitabını okumuştum. Sorduğu sorular, ele alış biçimi açısından dikkat çekiciydi. Ancak yazarın kendi ideolojisine inanmayan herkesi küçümseyen üslubu beni ciddi biçimde rahatsız etmişti. Kitapta insanın doğasında bencillik olmadığı, bu fikrin sistematik bir algı oyunu olduğu ve kolektif mücadeleyi baltalamak için üretildiği savunuluyordu. Bu fikre inanmak isteyip tam olarak inanamayanlardanım. Yine de Önal’ın elimizi taşın altına sokmamızı teşvik eden yaklaşımını da doğru buluyorum. Sanat üzerinden iyi insan olmayı hedefleyemeyiz belki ama sanat benim varlığımın büyük bir kısmını oluşturuyorsa, yaşamımın geri kalanındaki duruşumu burada da sergilemek, sergileyemiyorsam da bunun suçluluğunu hissetmek zorundayım.
|
|
Huzursuzluk Hakkı
|
|
Evet, sanatı tüketme biçimimiz bizi tek başına iyi ya da kötü yapmaz. Ama karşı dairemizde bir kadına şiddet uygulanırken nasıl huzur bulamıyorsak, kitaplığımızda bir tacizcinin kitabının durması da o iç sıkıntısını tetiklemeli. O kitap orada durmaya devam edecekse bile, o huzursuzluğu hissetmek insan kalma inadımızın bir parçası.
|
|
Her şey son derece subjektif. Hassasiyetlerimiz ve af ölçeklerimiz farklı. Herkesçe kabul edilen durumlar karşısında bile ortak bir duruş sergileyebilmek çoğunlukla mümkün olmuyor. Sanırım çözüm daima idealist ve tutarlı olmayı hedeflemek değil, tutarsızlığımızın yarattığı o sızıyı hissetmeye devam etmek. Otorite yok, hazır reçete yok… Sadece biz, lekelerine rağmen sevdiğimiz canavarlarımız ve vicdanlarımız var.
|
|
2026 Kış Olimpiyatları
|
|
2026 Kış Olimpiyatları (Milano-Cortina 2026), 6 Şubat akşamı Milano’daki San Siro Stadyumu’nda gerçekleştirilen görkemli bir açılış töreniyle resmen başladı. İtalya’nın ev sahipliğinde düzenlenen ve 22 Şubat’a kadar sürecek olan organizasyon, tarihin en geniş coğrafyaya yayılan kış oyunları olma özelliğini taşıyor. Müsabakalar Milano’dan Alpler’in zirvesindeki Cortina d’Ampezzo’ya kadar kuzey İtalya’nın dört bir yanına dağılmış durumda.
|
|
Dürüst olmak gerekirse oyunlardan ziyade seremoniler daha çok ilgimi çekiyor. Gerçekten harika bir törendi, tek kusuru Mariah Carey’nin performansıydı. Neyse ki Andrea Bocelli de sahne aldı da ruhumuz şenlendi. İtalyan el hareketlerine ayrılan bölüm de çok eğlenceliydi. Benim gibi seremonilere meraklıysanız yayını bu linkten izleyebilirsiniz, ancak anlatım maalesef Almanca
|
| ❝ |
|
|
Anlıyorum gerçeği artık
arzularımın orta yerinde patlayan
ve talihsizliklerimin
hayal kırıklıklarımın içinde
dengesizliklerimde
hezeyanlarımda
anlıyorum artık gerçeği
şimdi
bir hayat aramak için
Alejandra Pizarnik, Sadece
|
|
|
|
|
|
Okuma Masam: Bitmeyen Kışın Sürüklediği Karşılaşmalar
|
|
Berlin, son on altı yılın en sert kışıyla karşı karşıya. Aralık sonunda başlayan ve sürekli tazelenen kar, artık hiç erimeyen bir buz tabakasına dönüştü. Her gün parklarda, bahçelerde gezmeye alışmış biri olarak bu durum benim için gerçek bir sınav, âdeta eve hapsoldum. Ocak ayının tek tesellisi, dışarı çıkamadığım bu vakti tamamen okumak ve yazmakla hemhâl olarak geçirmekti.
|
|
Zaman zaman kendimi tuhaf bir okuma ve araştırma döngüsünün içinde buluyorum. Genelde aynı anda birkaç kitap okurum ama bazen bu durumu iyice abartabiliyorum. Bir kitaptaki tek bir cümle, beni bambaşka mecralara savurabiliyor. Bu keşif süreci zamanla meditatif bir hâl alıyor ve o akışın içindeyken okuduğum, gördüğüm ya da işittiğim her şey mucizevi bir şekilde birbirine bağlanıyor. Son günlerdeki zihinsel rotam, W. G. Sebald, Walter Benjamin, Enis Batur ve Charles Baudelaire arasındaki o derin dolaşıklıklarda geçiyor. Arada ressamlar, yönetmenler ve farklı mekânlar da bu zincire dâhil oluyor, tam anlamıyla büyülü bir atmosfer…
|
|
Günümüz kişisel gelişim uzmanlarının “akışta kal”, “odağını bul” ya da “evren sana aynı frekanstaki her şeyi getirir” gibi mottoları hayatın genelinde ne kadar karşılık buluyor emin değilim, fakat sanat söz konusu olduğunda bu durumun kesinlikle böyle işlediğine inanıyorum.
|
|
Tabii bu süreçte tat kaçıran deneyimler de olmuyor değil. Vigdis Hjorth’un Postane Günlükleri’ni dinledim. Daha önce yazarın Miras adlı kitabına başlamış ama konusu nedeniyle yarım bırakmıştım. Hjorth, bana kalırsa oldukça geveze bir yazar. Bu eserinde de kurguyu yalnızca varoluşsal sorgulamalarını ve tespitlerini arka arkaya dizmek için bir araç olarak kullanmış. Onca tür seçeneği varken yazarların bunu neden ille de kurgu içinde yapmayı tercih ettiklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Bunu hakkıyla yapabilen yegâne isim bence Rachel Cusk, gerisi benim için sadece zihinsel bir yorgunluktan ibaret.
|
|
müselles
Üçgen. Kokteyl türünden karışık bir içki. Üç kere damıtılarak yapılan özel bir şarap. Üçlü.
Babam, ilkokul yıllarında müsellesten üçgene geçiş günlerini anlatmayı severdi.
— Enis Batur, Siyah Sert Berlin Üçgenler Kitabı
|
|
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Bir soyadı meselesi
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
|
Leave a Reply