Bülten 36: Sonsuzluktan Vazgeçiş: Zaman, Hafıza ve Kozmik Önemsizliğimiz – 28.06.2026

İnsan neden geçmişin yok olmasını bir türlü kabullenemez? Ölülerin, yitip giden anıların ve çoktan harcanmış zamanın bir yerlerde, bir şekilde varlığını sürdürdüğüne inanmaya neden bu kadar muhtacız? Borges’e bakarsanız, meşhur sonsuzluk fikrinin köklerinde tam da bu derin korku yatar.

Sonsuzluğun İcadı

Borges, Sonsuzluğun Tarihi’nde filozofların o katı sonsuzluk tanımına itiraz edip meseleye başka bir yerden bakar. Platon’dan Hint felsefesine, Schopenhauer’den Hristiyan teolojisine uzanan o zorlu ama zihin açıcı metninde, aslında zamanı yeniden tanımlar. Platon “Zaman, sonsuzluğun hareketli bir imgesidir,” derken, sonsuzluğu ideal, değişmez, geçmiş ve geleceğin tek bir âna sıkıştığı kusursuz bir düzlem olarak görüyordu. Zaman ise bunun sadece kusurlu bir gölgesiydi. Kilise de kendi içindeki çelişkileri ortadan kaldırmak için bu fikre sıkıca tutundu. Aziz Augustinus zaman sorununu çözerken şu metaforu kullanır: “Bir şiiri ezbere okumak üzereyim diyelim. Başlamadan önce beklentim bütüne yöneliktir; fakat şiiri okumaya başladığımda, okuyup geçmişe fırlattığım kısımlar belleğimde birikir. Dolayısıyla bu eylemin hayatı, geçmişe dair olan kısmı yüzünden belleğim ile geleceğe dair olan kısmı yüzünden beklentim arasında ikiye bölünmüştür. Ancak dikkatim (şimdim) oradadır ve gelecek olan, onun aracılığıyla geçip gitmektedir.”

Borges’in Sokağı ve Zaman Yanılsaması

Peki ya insan zihni olmasaydı? Ne hatırlanacak bir geçmiş ne de beklenecek bir gelecek kalırdı. Borges’in de dediği gibi, kişiliğimiz nasıl kendi hafızamıza muhtaçsa, evrenin de bir hafızası olması gerekir. Çünkü sonsuzluğu inkâr etmek, geçmişin bir daha geri dönmemek üzere silindiğini kabul etmektir ki bu çoğumuz için dehşet vericidir. Borges sıradan bir gecede rastgele bir yürüyüşe çıkar. Karşısına incir ağaçlı, hanımeli kokan sessiz bir sokak çıkar. Gecenin sadeliği karşısında büyülenerek durur. O an, bu sokak köşesindeki görüntünün, kokunun ve sessizliğin otuz yıl önceki bir gecenin benzeri veya tekrarı olmadığını hisseder: Otuz yıl önceki ânın tıpatıp aynısıdır. Eğer evrendeki iki farklı an; duygu, koku ve his olarak birbirinin aynısıysa, aradaki otuz yılın hiçbir gerçekliği kalmaz. Zaman bir yanılsamaya dönüşür. Geçmişte gördüğümüz yüzlerce gün batımı zihnimizde birleşerek tek ve kusursuz bir gün batımı anısına indirgenir. Hafızamız âdeta kendi idealar dünyasını yaratır.

Belleğin İki Yüzü: Zamanın İçinde Yuvalanmak

Borges’in felsefe aracılığıyla sezdiği bu durumu, modern fiziğin bazı yorumlarında da görürüz. Fizikçi Carlo Rovelli, bizi ardışık olayların basit bir toplamı olmaktan kurtaran şeyin kendimiz için anlattığımız öyküler, yani bellek olduğunu söyler. Zamandan kaçılmaz; belleğimiz aracılığıyla onun içine çeşit çeşit, renk renk yuvalar yaparız. Proust’un karakteri, bir madlen kekinin kokusuyla bu yuvayı üç bin sayfalık muazzam bir hafıza sarayına dönüştürmeyi başaran, zamanı zihninde rengârenk dokuyan kişidir. Ancak bellek her zaman böylesine sıcak bir yuva sunmaz. Beckett’in karakteri Krapp, otuz yıl önceki kendi ses kayıtlarını dinlediğinde geçmişiyle bütünleşmek yerine ona yabancılaşır. Yıllar boyu biriktirdiği bantlardan, yani kendi zaman yuvasından geriye yalnızca eski benliğine duyduğu tahammülsüzlük, pişmanlık ve kemikleşmiş bir yalnızlık sızar. Proust’un karakteri zamanın içinde kendi evini inşa ederken, Krapp geçmişinin yurtsuz bir sürgününe dönüşür.

Zamanın Reddi ve Etik Belirsizlik

Borges, Zamanın Yeni Bir Reddi’nde bu işi biraz daha ileri götürüp Berkeley ve Hume üzerinden zamanın çizgisel, mutlak doğasını felsefi olarak çürütür. Eğer madde ve ruh yoksa, algıların arkasında nesnel bir dünya veya bunu deneyimleyen sabit bir ben de yoktur. Uzay ve benlik ortadan kalkınca, zamanın tutunacağı illüzyonun temeli de çöker. Fakat mesele şu ki, zamanı böyle toptan reddetmek bizi tuhaf bir ahlaki boşluğa düşürür. Eylemlerin birikerek büyümesi, suçun veya yıkımın ölçeği bir anda kaybolur. İnsanlığın sonunu getiren birinin işlediği suçla, tarihteki ilk cinayeti işleyen Kabil’in suçu ahlaken eşitlenir. Bu bakış açısına göre; milyonların öldüğü savaşlar veya salgınlar devasa bir acı yığını oluşturmuyor, tek bir acı milyonlarca yanıltıcı aynada yansımış oluyor sadece. Yazar bunu Bernard Shaw’un sarsıcı argümanıyla destekler: Bir insanın çekebileceği en büyük acı, kendi çektiği acıdır. Bir insan açlıktan ölürken dünyadaki tüm açlığı tek başına yaşar, onunla birlikte on bin kişinin daha ölmesi o acıyı on bin katına çıkarmaz veya uzatmaz. Yoksulluk ve acı kümülatif değildir. Hâl böyle olunca, her şey bireysel anlara indirgendiğinde suçun ağırlığını tarttığımız ahlaki terazi çalışmaz olur.

Kozmik Önemsizlik ve İyimser Nihilizm

Madem evren çektiğimiz acıların çetelesini tutmuyor, o hâlde neden birbirimize iyi davranalım? Eyleme geçmenin ne anlamı var? Evrenin bir muhasebe defteri tutmaması, bizi eylemlerimizden muaf kılmaz; tam aksine, eylemin tek sorumlusu hâline getirir. Adaleti sağlayacak kozmik bir güç yoksa, o adaleti yaratacak tek şey insanın kendisidir.

İşte tam burada, bildiğimiz karamsar nihilizmin içinden iyimser nihilizm doğuyor. Kozmik ölçekte hiçbir önemimizin olmadığını iliklerine kadar hisseden ama yine de mücadeleden vazgeçmeyen insanın sığınabileceği bir saçak altı… Evrenin umurunda olmamak, aslında bizi geçmişin hayaletlerinden ve geleceğin beklentilerinden kurtaran müthiş bir özgürlük alanı. Kişiyi eylemden alıkoymuyor, sadece eylemin sebebini değiştiriyor. Artık bir haksızlığa ses çıkarırken bunu kahraman olmak, tarihe geçmek ya da cenneti kazanmak için yapmıyorsunuz; yalnızca bir başkasının hayatını, şu kısacık an için biraz daha katlanılabilir kılmak adına yapıyorsunuz. Kozmik bir anlamın olmaması empatiyi yok etmiyor; çünkü empati evrenden gelen bir buyruk değil, insan olma deneyiminin en temel bileşenlerinden biridir.

Zamanı dışarıda akıp giden bir gerçeklik değil de zihnimizin dünyayla kurduğu bir bağ olarak gördüğümüzde kusursuz sonsuzluk takıntısı da eriyip gidiyor. Borges’in o hanımeli kokulu sokakta fark ettiği gibi, anlar üst üste yığılmıyor. Sadece beliriyor, yaşanıyor ve kayboluyorlar. Geçmişi koruyacak kozmik bir arşiv, anılarımızı saklayacak evrensel bir bellek yok. Ve tam da bu yüzden hatırlamak, insanın omuzlarına bırakılmış çoğunlukla güzel ama çok ağır bir yük olmaya devam ediyor.

Evrenin devasa kayıtsızlığına inat, kendi küçük anlamlarımı biriktirirken sizin de okuyarak bana yoldaşlık ettiğiniz bülten arşivine buradan ulaşabilirsiniz.

Eğer bu satırları keyifle okuyor ve daha fazla kişiye ulaşmasını diliyorsanız; bülteni, ilgisini çekeceğini düşündüğünüz dostlarınızla paylaşarak ortak hafızamızın büyümesine katkıda bulunabilirsiniz.

Bu yazı size bir dostunuz vasıtasıyla ulaştıysa ve aramıza katılmak isterseniz, bültene buradan üye olabilirsiniz.

Görüşmek üzere.



Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *