Bülten 37: Kutsal Direği Taşımak – 12.07.2026

***

…Tıklım tıkış. Nefes alacak yer yok. Üç günlük yol, dile kolay. Nasıl geçecek balık istifi gibi? Erkeklerle kadınları ayırmışlar Allah’tan. Hayırlısıyla bir varsam… Tren Münih’e kadar götürürmüş. Oradan fabrikanın şefi alacakmış. İstanbul’daki irtibat bürosundan bir kâğıt tutuşturdular elime, şehrin ismi yazıyor, yazıyor da okunmuyor ki. Bu ne menem dil, nasıl öğreneceğiz bakalım? Dayı oğlu Köln’de 600 mark alırmış. Yemeyip içmeyip biriktiririm. Bekâr evinde kalacakmışım, aylığı uygun olurmuş. Hatçe’yle olaydık… Don yıkamayı bile bilmem. Ne edeceğim kim bilir. Mecbur kaldı köyde. “İleride yanına aldırırsın,” dedi dayı oğlu. Önce Hatçe, sonra çocuklar… Bensiz ne yaparlar? Hatçe ağladı da ağladı. “Mektup yaz,” dedi elim kalem tutarmış gibi. “Kaset doldururum,” dedim. Benden ayrı kalacağından çok, anamın yanında tek kalacağına ağlar, bilmez miyim? E ne yapalım, sayılı gün. Köy yerinde iş mi vardı da tutmadık? Yoksa ne işim var gâvurun memleketinde; yol bilmem, iz bilmem. Üç kişi daha varmış aynı yere gidecek, memure tanıştırdı bizi. Şef gelir herhâlde. Ah Hatçe de olaydı… Ah Halil ah, ne işlere kalkıştın be!…

***

…Neyse, bavulları verdim, rahatım. İki koca bavul… Güya hiçbir şey taşımayacaktım, nasıl doldu iki bavul anlamadım. Uçağa da var daha, bir kahve alayım. Biletle bir paylaşım yapsam mı? Boş ver, görmemişler gibi. Yeni ofisi paylaşırım. Ardıma baka baka döneceğim sanıyorlar. Bende o göz var mı? Buse’yi tanımamışlar. Bir hafta sonu Fransa, diğerinde İsviçre… Vize derdi falan yok artık. Tuttukları geçici ev güzeldir umarım, fotoğraflarda fena durmuyordu. Ay, yağmurluğumu koydum mu acaba? Keşke yanıma da alsaydım bir şey, oranın havası belli olmaz şimdi. Hemen ev bakmaya başlamak lazım. İş bulmaktan daha zormuş ev bulmak. Aman, tek derdim bu olsun. Ülke de sizin olsun, gündeminiz de. Al, siliyorum Twitter’ı da! Hele bir de vatandaşlık alırsam var ya… Almancayı halletmek lazım yalnız. Hallederim, hele bir yerleşeyim. Şirketin de kursları var zaten. Kızım Buse, hayat şimdi başlıyor. Hadi göreyim seni!…

***

Fabrika şefi, Halilleri almaya gelmedi. İstasyondaki görevli üç adamı bir taksiye doldurup Halil’in adını bile söyleyemediği o şehre gönderdi. Şef tatilden yeni dönmüş, Halillerin trenine yetişememiş. Onları güzel bir misafirhaneye yerleştirdiler. Herkese ayrı bir oda, tuvalet banyo odada… Halil ilk gece odadaki bembeyaz çarşaflara bakıp Almanya’nın hep böyle bir yer olduğunu sandı. Oysa bir hafta sonra taşındıkları yurtta, her katta tek bir banyo vardı ve tuvalet taşının beyazından eser kalmamıştı. Çoraplarını, donlarını yıkamayı öğrendi ama öyle zor kuruyordu ki meretler. Üç sene sonra Hatçe geldi. Aynı fabrikada ona da iş buldular. Fabrikaya yakın iki göz bir eve çıktılar. Çocuklara iki sene daha Halil’in annesi baktı memlekette, sonra onları da yanlarına aldılar. Hem Halil hem Hatçe altı ay içinde söktü Almancayı. Sabahın karanlığından gecenin karanlığına dek çalıştılar. Sıla hasretleri hiç bitmedi. Her sene tatillerinde memlekete gitmeyi dört gözle beklediler. Hatçe kayınvalidesini bile özledi. Çoluk çocuk Almanya’da büyüdü. Anneleriyle Almanca, babalarıyla yarım bir Türkçeyle konuştular.

Buse gidişinden sadece bir hafta sonra, öğle arasında bir kafede sandviçini yerken Twitter’ı telefonuna tekrar yükledi. Her seçim gününde sabahın köründe konsolosluğa gitti. Her işini İngilizce veya Türkçe halledebildiğinden Almancayı bir türlü tam sökemedi. İki sene uğraştı ama sonunda gönlünce bir ev bulmayı başardı. Her zorlu kışta Türkiye’ye dönmenin hayalini kurarken, keyifli olduğu her an “İyi ki buradayım,” dedi. Bol bol gezdi, sonra o gezmelerden de yavaşça sıkıldı. Eskiden Halil, memlekete ancak ayda bir yazdığı mektuplarla dönebiliyordu, Buse ise cebindeki telefon sayesinde günde yüz kez dönebiliyor. Türkçesi hiç eskimedi. Sadece randevu yerine termin demeye başladı o kadar. Zaman zaman terminlerden bunalsa da hâlâ Almanya’da.

1961 yılında Türkiye ile Almanya arasında imzalanan İşgücü Göçü Anlaşması’nın üzerinden 65 yıl geçti. Bu yarım asrı aşan süreç her iki ülkeyi de zaten geri dönülemez şekilde değiştirmişken şimdilerde yeni dalga göçlerle her gün büyüyen bir kabile daha ekleniyor Almanya demografisine. Üstelik bu yeni kabile eskilerle pek de karışamıyor. 

Halil vaktiyle bavulunda dondurulmuş bir memleket imajı taşımıştı. Memleket yıllar içinde değişti ama Halil’in bavulundaki memleket hiç değişmedi. Çocukları seksenlerin sonuna kadar herhangi bir entegrasyon politikası bile sunmayan Almanya’ya uyum sağlamak için tamamen yapayalnızdı. Dil bariyerini hızlıca aşamayan çocukların vasıfsız işçi olmaktan başka çareleri yoktu. Sonunda Almancayı söktüler sökmesine de, iki ülkeye de tam olarak karışamayan bir nehir gibi kendi yataklarında akmaya devam ettiler. Halil’e gurbetçi dendi, çünkü bir gün döneceği varsayıldı. Buse’ye ise göçmen deniyor, çünkü dönmeyeceği varsayılıyor. Oysa belki de iki kelime de yanlış. Ne Halil dönebildi ne de Buse tam olarak göçebildi.

Şöyle bir düşünsenize; çekirdek ailenizde olmasa bile geniş ailenizde en az bir tane göç hikâyesi vardır. Mübadele, sürgün, 1960’lardaki işçi göçü, şimdilerdeki yeni göç, köyden kente göç… Halil’in hikâyesi tek değil. Buse’ninki de öyle. Okuduğumuz neredeyse her kitapta hayatı göçle değişmiş bir karaktere rastlarız. Belki de bu yüzden edebiyatımızda bu kadar çok yol ve yolcu vardır. Yaşar Kemal bir türlü konamayan göçerlerin hikâyesini anlatır; Nâzım Hikmet’in saçının akındaki, yüreğinin enfarktındaki memleket hasretini okuruz; Tezer Özlü’nün yabancı şehirlerde kovaladığı varoluşsal yalnızlığına eşlik ederiz.

Devlet memurlarının yıllar içinde şehir şehir dolaşmasını da bir tür göç sayamaz mıyız? Türkiye’de tayin, milyonlarca insanın hayatına yerleşmiş görünmez bir göç biçimi. İnsan tam bir mahalleyi tanırken başka bir şehre gider; çocuk tam arkadaş edinirken okul değiştirir; ev yeniden kurulur, komşular yeniden tanınır. Aynı perdeler, aynı halılar, aynı salon takımı yıllarca şehir şehir dolaşır. Çünkü taşınan yalnızca eşya değildir. İnsan, hayatının dününü de yeni evine götürür.

Bu durum yalnızca bize özgü değildir. İnsanlık tarihi boyunca göç edenler gittikleri yere yalnız bedenlerini değil, dünyalarını da taşıdılar. Mircea Eliade, Kutsal ve Kutsal Dışı adlı kitabında Avustralya yerlilerinden olan Achilpa kabilesinden bahseder. Achilpa kabilesi göçebe bir hayat sürmesine rağmen ataları Numbakulla’nın gökyüzünden inip biçimlendirdiğine inandıkları kutsal bir direği gittikleri her yere taşırlar. Kamp kurduklarında bu direği toprağa dikip etrafına yerleşirler. Aktarılana göre, kutsal direk parçalandığında kabile üyeleri dünyalarının eksenini kaybettikleri için tamamen yönlerini yitirirler. Kutsal merkezleri, yani dünyalarını bir arada tutan o sütun yok olduğu için kaos başlar ve bir süre amaçsızca dolaştıktan sonra hepsi yere uzanıp ölümü beklerler.

Halil için bu direk, memleketinden çıkarken bavuluna koyduğu ve hiç değiştirmediği dondurulmuş Türkiye imajıydı. Kendi kutsal direğini Almanya’daki evinin salonuna dikti ve etrafında yaşamaya devam etti. Buse içinse bu kutsal direk, günde yüz kez Twitter’a girerek bağlandığı ana dili ve dijital memleketi. Direk yanlarında olduğu sürece, Berlin’de veya Münih’te olmaları fark etmez, yönlerini kaybetmezler. Göçmenin yaşayabileceği en büyük trajedi sanırım bu direğin parçalanmasıdır. Peki bu direk ne zaman parçalanır? Belki Halil memlekete dönüp de artık oraya da ait olmadığını fark ettiğinde parçalanır, ama direk yıkılmasın diye bu gerçeği görmezden gelir. Buse içinse belki memlekettekiler “Artık sana söz düşmez!” dediklerinde çatırdar o direk, ama o da bunu duymazdan gelir, ertesi gün kaldığı yerden devam eder. İnsan o direği ayakta tutacak hikâyeleri kendine anlatmadan yaşayamaz.

Geçmişimizi bütünüyle geride bırakabilseydik, kendimizi de geride bırakmış olurduk. Belki de bu yüzden hiçbir göçte yepyeni bir kutsal direk dikmeyiz. Çünkü o zaman hayatımız, birbirinden kopuk hayatların toplamına dönüşürdü. Bu yüzden Halil bavulunda değişmeyen bir memleket taşıdı; Buse ise cebinde her gün yeniden kurulan bir memleket taşıyor. Değişen yalnızca taşıdıkları şey, taşıma ihtiyacı değil.

Kafkaslardan Balkanlara, köylerden şehirlere, Sirkeci Garı’ndan Berlin’e uzanan bütün göçlerin ortak bir yanı var. İnsanlar yalnızca valizlerini değil, hayatlarının sürekliliğini de taşırlar. Değişen bavulların içi, trenlerin hızı, telefonların ekranı olabilir. Ama insan, binlerce yıldır aynı görünmez direği omzunda taşımaya devam ediyor.

Nereye gidersem gideyim yanımda kendi hikâyemi taşırken bu hikâyeyi taze tutmamı sağlayan bülten arşivine buradan ulaşabilirsiniz.

Eğer bu satırları keyifle okuyor ve daha fazla kişiye ulaşmasını diliyorsanız; bülteni, ilgisini çekeceğini düşündüğünüz dostlarınızla paylaşarak ortak hafızamızın büyümesine katkıda bulunabilirsiniz.

Bu yazı size bir dostunuz vasıtasıyla ulaştıysa ve aramıza katılmak isterseniz, bültene buradan üye olabilirsiniz.

Görüşmek üzere.



Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *