|
Geçtiğimiz hafta Bilge Karasu’nun Gece’sini okudum. Karasu ile ilişkim hep gelgitli olmuştur ancak Gece, bazı gerçekleri nihayet kabullenmemi sağladı. Karasu zor bir yazar, gerçi ben de kolay metinlerin peşinde koşan bir okur değilim. Fakat Karasu’daki zorluk, bence okuma zevkini zedeleyen mekanik bir yapıdan besleniyor. Alt metin okuru bekleyen derin bilmecelerle dolu olsa da üst metin anlatıcı oyunlarına o kadar gömülmüş ki ne o bilmecelerin keyfine ne de kitabın atmosferine yer kalıyor. Kuşkusuz bunlar oldukça subjektif yorumlar, zaten objektif okuma diye bir şeyin varlığına da pek inanmıyorum.
|
|
Gece’ye dönecek olursak, başlangıcı tek kelimeyle muazzamdı. Gecenin tarifi, çukurlara doluşu gibi yazarın o eşsiz buluşlarıyla ilmek ilmek ördüğü atmosfer sanırım zihnimden hiç çıkmayacak. Ne var ki bölümler ilerledikçe bu büyüleyici atmosfer yerini bahsettiğim o mekanik çarklara bıraktı ve beni epey yordu.
|
|
Ardından Zeynep Uysal ve Murat Gülsoy’un Selen Erdoğan’ı konuk ettikleri Eksik Mecaz programında Gece üzerine konuşulan bölümü dinledim. Orada bahsi geçen iki makaleyi incelerken, bültenin konusu da kendiliğinden şekillenmiş oldu.
|
|
Şüpheci Okumadan Onarıcı Okumaya
|
|
Eve Kosofsky Sedgwick, Paranoid Reading and Reparative Reading isimli makalesinde “Neden her metnin altında korkunç ve gizli bir gerçek arıyoruz,” diye soruyor. Şüpheci okumayı bir dedektiflik hâli olarak tanımlayan Sedgwick, okurun metnin yüzeyini tamamen görmezden gelerek gizli bir ideoloji, baskı ya da şiddet aradığını savunuyor. Ona göre bu alt metinler, çoğu zaman yeni bir şey söylemekten ziyade bilineni tekrar ediyor. Karşı tez olarak sunduğu onarıcı okuma ise yüzeyi kazıyıp iskeleti göstermek yerine, yüzeydeki güzellik parçalarını birleştirerek ruhsal bir besin ve onarım alanı inşa etmeyi öneriyor.
|
|
Michael Warner da Uncritical Reading makalesinde, akademinin eleştirel okumayı tek yüce yol olarak dayatmasını eleştiriyor. Bu yaklaşım, karakterle özdeşleşen, duygulanan, yani metne teslim olan eleştirel olmayan okuru küçümsüyor. Warner, Immanuel Kant’ın Aydınlanma Nedir? makalesine atıfla, eleştirel okumanın modern tanımını sorguluyor. Kant’a göre aydınlanma, bir otoriteye bağımlı kalmadan kendi aklını kullanmaktır. Bu bağlamda eleştirel okuma, sadece metni anlamak değil, belirli bir kişilik tipi (bağımsız, mesafeli, refleksif) inşa etme projesidir.
|
|
İki Farklı Okuma Pratiği: Spinoza ve Rowlandson
|
|
Warner bu durumu oldukça enteresan iki örnekle somutlaştırıyor:
|
|
Spinoza: Metni anlamak için onu parçalara ayırır, dizinler oluşturur ve çelişkileri analiz eder. Bu yöntem metnin hakikatinden ziyade anlamına odaklanır. Metni nesneleştirerek okuru özgürleştirmeyi amaçlar.
|
|
Rowlandson: 17. yüzyılda esir alınan bu Püriten kadın, İncil’i analiz edilecek bir nesne değil, Tanrı’nın kendisine doğrudan hitap ettiği bir ses olarak görür. Rastgele sayfalar açarak ilahî bir mesaj arar. Warner’a göre bu okuma pasif değil, aksine yoğun bir duygusal düzenleme içeriyor. Rowlandson’ın failliği mesafe koymak değil, metnin otoritesine teslim olmaktır.
|
|
Warner bu noktada Saba Mahmood’un Politics of Piety çalışmasına da referans veriliyor. Mahmood’un temel sorusuysa şu: İtaat ve teslimiyet bir irade zayıflığı mıdır yoksa bilinçli bir inşa mı? Tıpkı dindar birinin kutsal metne teslim olması gibi, bir okurun da eleştirel mesafeyi bırakıp metnin içine yerleşmesi, aslında büyük bir emek gerektiren aktif bir eylemdir.
|
|
Sebald ve Woolf: Yüzey ile Derinliğin Uyumu
|
|
Bu makalelere hak vermekle birlikte, kendi okur refleksim pek değişmedi. Alt metni olmayan, sadece yüzeyi parlak metinleri, dile hâkim olan herkesin yazabileceğini düşünüyorum. Benim aradığım, yazarın bizi bir aktif bir katılımcı hâline getiren kapsayıcı ve oyunlu bir mimari yaratmış olması. Ancak Bilge Karasu örneğinde olduğu gibi, her derin metin de beni mutlu etmeye yetmiyor.
|
|
Bu hafta, Almancamı geliştirme motivasyonum olan Sebald’i orijinal dilinden okumaya başladım. Austerlitz’deki her cümle, referansları ve gizli mesajları üzerine sayfalarca araştırma yapmamı sağlıyor. Sebald’in dehası beni her kelimesiyle büyülüyor. Okura bıraktığı bilmeceler, kitabın atmosferini dağıtmak yerine onu besliyor. Sebald’in yüzeysel okunma şansı var mıdır? Sanmıyorum. Buradaki paranoya, bir tercih değil, metne nüfuz etmenin tek anahtarıdır. Üstelik bu gizli mesajlar ve dehşet ifşaları, beni bir okur olarak çoğaltıyor. Sebald’de alt metin, yüzeyi daha da etkileyici kılıyor.
|
|
Öte yandan Virginia Woolf örneği var. Onun metinleri de gizli mesajlar ve oyunlarla doludur; ancak Woolf, yüzeyde de o kadar şahane bir ritim ve anlatı kurar ki, kendinizi sadece bu şiirselliğe kaptırarak da harika bir deneyim yaşayabilirsiniz.
|
|
Sizin için okumak, bir mimariyi deşifre etmek mi yoksa o mimarinin gizli geçitlerini, odalarını, sıvasına bırakılmış mesajları dert etmeden konaklamak mı?
|
|
Kadınların Kurduğu Yeni Bir Dünya: Boleka
|
|
Bazı projeler vardır, fikir aşamasından itibaren arkasındaki emeği ve inancı hissedersiniz. Boleka, tam olarak böyle bir dergi. Tamamı kadınlardan oluşan bir ekibin, kolektif bir editoryal anlayışla hayata geçirdiği bu dergi benim için çok değerli. Edebiyatı bir bakış mekânı olarak tanımlayan bu oluşum, üç ayda bir bizlerle buluşacak, ilk sayısı çıktı bile. Kadınların kolektif üretim gücü, edebiyat dünyasına taze ve çok güçlü bir soluk getiriyor.
|
| ❝ |
|
|
Pek çok büyük kadın sanatçı var. Ve hâlâ neden hiç büyük kadın sanatçı olmadığını tartışıyor olmamalıyız. Eğer ortada büyük ve takdir edilen kadın sanatçılar yoksa, bu onların var olmamasından değil; iktidar sahiplerinin onları takdir etmemesinden kaynaklanmaktadır.
Joan Semmel
|
|
|
|
|
|
Okuma Masam: Kapanmayan Mesafeler
|
|
Bu hafta okuduğum bir diğer kitap, Jean-Louis Fournier’nin Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam adlı eseriydi. Dürüst olmak gerekirse, Fournier’nin yakaladığı o büyük şöhreti ve hakkında yapılan övgü dolu yorumları anlamlandırmakta güçlük çekiyorum, sanırım benim bir türlü derinlerine inemediğim bir şeyler var.
|
|
Yazarla tanışıklığım Otopsim ile başlamıştı. Kitabın çıkış noktasını ve barındırdığı mizahi dili sevmiş olsam da, bir yazarın dünyasına girmek için doğru tercih olup olmadığından emin olamamıştım. Ardından okuduğum Nereye Gidiyoruz Baba? ise konusu dolayısıyla sarsıcı ve cesur bir eserdi; ancak yine de zihnimde tam anlamıyla bir edebiyat anlatısı olarak yer edinemedi.
|
|
Son olarak okuduğum Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam, okurlar tarafından en çok beğenilen eseri olsa da benim için serinin en sönük halkasıydı. Ne fikri ne dili ne de duygusuyla bana hitap edebildi. Kitapta çocuk anlatıcı dilinin başarıyla kullanıldığı söyleniyor, ancak bunun bir övgü mü yoksa yergi mi olduğundan emin değilim. Bana kalırsa bu tür teknik meselelerin, edebiyat atölyeleri seviyesinde çoktan aşılmış olması gerekir. Rüştünü ispat etmiş bir yazar için bu tarz temel başarıların altını çizmek, açıkçası bana biraz abes geliyor. Anlaşılan o ki, Fournier ile aramdaki mesafeyi kapatamıyorum, kapatmayı denemekten de sıkıldım açıkçası.
|
|
yeğinleşmek
Şiddetli veya üstün duruma gelmek.
Gecenin işçileri, daha ikindi üzeri ortalıkta görünmekle yaratacaklarını bildikleri —oysa başlangıçta, ancak, umdukları— ürküntüyü sürdürmek, uzatmak, bu sürdürülen, uzatılan ürküntüyü daha da yeğinleştirmek üzere dalgalandırmak, yani gönüllerinin dilediğince azaltıp artırmak için çeşitli yollar denerler…
— Bilge Karasu, Gece
|
|
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Ocağın üzerinde unutulan bir tencere fasulyenin yanık kokusuyla, tarihin kılcal damarlarındaki acı izleri arasında bir bağ kurabilir miyiz? Sebald, Benjamin ve antropolojinin izinde geçmişin aslında neden hiç geçmediğini sorguladığım yazım.
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
|
Leave a Reply