|
Geçtiğimiz hafta Cadılar Bayramı’ydı. Kutlamanın kökeni, Keltlerin Samhain festivallerine dayanıyor. Yılın son günü olarak kabul edilen Samhain, kışın ve ölüm mevsiminin başlangıcını simgelerdi. Bu dönemde ölülerin dünyaya geri döndüğüne inanılır, kötü ruhları uzaklaştırmak için ateşler yakılır, maskeler takılırdı. 8. yüzyılda Papa Gregory III, 1 Kasım’ı Azizler Günü olarak ilan etti ve 31 Ekim All Hallows’ Eve olarak anılmaya başlandı. Halloween kelimesinde aslında cadı anlamı yok, ancak cadıların ve cadılığın kutlamalarla kültürel bir bağının bulunması nedeniyle biz bunu Cadılar Bayramı olarak çevirmişiz.
|
|
Cadılar Bayramı, Meksika’da kutlanan Ölüler Günü ile de paralellik gösteriyor. Meksikalılar bu tarihlerde ailecek bir araya gelir, hayatını kaybetmiş sevdiklerini anar ve geceyi mezarlıklarda geçirir. İskelet makyajları yapar, renkli kıyafetler giyerler. Ancak bu kostümlerin amacı korkutmak değil, ölüleri hatırlamaktır. Ölüler Günü’nün kökeninin Azteklere kadar gittiği düşünülüyor. Bir diğer teoriye göre, Azizler Günü geleneği İspanyol koloniciler ve misyonerler aracılığıyla bu topraklara taşınmış ve yerel kültürlerle harmanlanarak bugünkü hâlini almıştır. Bal kabağı bu festivalde de başrolde; hatta bal kabağının Meksika’dan dünyaya yayıldığı kabul ediliyor.
|
|
Ritüellerin Sosyolojik Boyutu
|
|
Maskeler yalnızca dekoratif değil, bilinmeyenle yüzleşmeyi sağlayan bir psikolojik araçtı. Günümüzde kostümlerin hâlâ bir psikolojik işlevi var. Riskli duyguları ve kimlikleri güvenli bir çerçevede deneyimleme fırsatı sunuyor, öteki ve tabu ile yüzleşmemizi sağlıyor. Şeker toplama geleneği başlangıçta kötü ruhları yatıştırmayı amaçlarken, günümüzde çocuklar için bir ritüel hâline geldi. Bal kabakları ise karanlığı aydınlatarak hâlâ sembolik bir anlam taşıyor.
|
|
Cadılar Bayramı, ağırlıklı olarak Kuzey Amerika ve Avrupa’da kutlansa da, farklı ülkelerde çeşitli yansımalarını görmek mümkün. Büyük bir ekonomik hareket de yaratıyor. Cadılar Bayramı korku üzerinden eğlenmenin sosyal bir ritüeli. İnsanlar ölüm, korku ve bilinmeyenle oyun ve topluluk bağlamında yüzleşiyor.
|
|
Cadıların Tarihi
|
|
Cadılar, antik ve pagan toplumlarda genellikle doğayla güçlü bir bağ kuran, bitkiler ve şifalı otlar konusunda bilgi sahibi kadınlar olarak görülürdü. Bu kişiler şaman, rahibe veya bilge kadın figürleri olarak toplumda önemli bir yere sahipti. Özellikle Avrupa’da mevsim döngülerine ve doğa olaylarına göre yapılan ritüellerde kadınlar merkezî rol oynardı.
|
|
15.–17. yüzyıllarda Avrupa’da cadılık, şeytani güçlerle iş birliği olarak kabul edilmeye başlandı. Katolik ve Protestan bölgelerinde cadı avları başladı. Toplumsal normlara uymayan, güç sahibi veya bilgili kadınlar cadı damgası ile suçlandı, işkence gördü ve katledildi. Net bir rakam verilememekle birlikte, çeşitli kaynaklarda kurbanların yüz binden fazla olduğu (çoğunluğu kadın) belirtiliyor. Kurban edilen kadınların yarısı bugünkü Almanya topraklarında yaşamaktaydı. Tarihçiler, neredeyse her köyde bir yakılma alanı kurulduğunu söylüyor.
|
|
Cadılık, patriarkal toplumlarda kadınlara yönelik bir kontrol mekanizması işlevi gördü. Cadı avları, toplumsal cinsiyet, din ve güç ilişkilerini açığa çıkarır. 1970’lerden itibaren ise cadı figürü, baskıya karşı direnişin ve kadın bilgeliğinin sembolü hâline geldi.
|
|
Elizabeth Sankey’in Cadılar adlı belgeseli, kadınların bastırılmış duygularını, özellikle doğum sonrası depresyon ve toplumsal baskı perspektifinden ele alıyor ve konuya başka bir boyut daha getiriyor. İzlemeyenler için kesinlikle tavsiye ederim.
|
| ❝ |
| |
|
… “Bizim” ülkemizi erkek kardeşinden kendisi adına korumak uğruna savaşmasını istemek için hiçbir nedeni olmadığını görecektir. Şöyle diyecektir, “‘Ülkemiz’ tarihinin büyük bir bölümünde bize köle gibi davrandı; beni eğitimden ve elindeki diğer imkanlardan mahrum bıraktı. ‘Ülkemiz’ eğer bir yabancıyla evlenirsem yine benim olamayacaktır. ‘Ülkemiz’ kendimi korumama olanak sağlamıyor; yıllık olarak büyük bir ücreti beni korusunlar diye başkalarına vermeye zorluyor; duvarda yazan uyarıdaki Hava Saldırısı’ndan beni korumaktan aciz. Bu sebeple, beni ya da ‘ülkemizi’ korumak için savaşmakta ısrar ederseniz, içgüdülerimi tatmin etmek, ne beni ne de ülkemi korumak için değil paylaşmadığım bir cinsiyet içgüdüsünü tatmin etmek için, paylaşmadığım ve büyük bir olasılıkla paylaşamayacağım faydalardan yararlanmak için savaştığınızı aramızda mantıklı ve makul bir şekilde kararlaştıralım. Çünkü bir kadın olarak benim aslında bir ülkem yok. Bir kadın olarak ülke istemiyorum. Bir kadın olarak benim ülkem tüm dünyadır.”
Virginia Woolf, Üç Gine
|
|
|
|
|
|
Okuma Masam: Sezgisel Okumalar
|
|
Okunacak o kadar çok kitap var ki, okuma listelerim sürekli güncelleniyor. Kafamda başka bir kitap varken, bambaşka bir şey birden aklıma düşüyor. Senelerdir listelerimde beni bekleyen kitaplar var, listeler arasında kaybolmamak neredeyse imkânsız. Hayatımdaki en önemli aktiviteler okumak ve yazmak olsa da, bunlara mesai gibi yaklaşırken bile zorlanıyorum.
|
|
Son zamanlarda ise yaklaşımım biraz daha enteresan. Daha dürtüsel bir yol izliyorum. Planların çalışmadığını kabullendim. Planlamadan, önüme çıkan kitaplar arasından bana en çok seslenenini seçiyorum. Virginia Woolf’un Üç Gine’sini okumak, senelerdir listemde olmasına ve okuduğum birçok kitapta referans verilmesine rağmen ancak geçtiğimiz günlere nasip oldu. Bir kitabın her cümlesi bu kadar nokta atışı ve ironi dolu olabilir mi? Okuduğum en güçlü Woolf kitabıydı. Faşizmi, kapitalizmi, beyaz erkek üstünlüğünü öyle nüktedan bir biçimde eleştiriyor, süregelen yanlışlıkları öyle sistematik anlatıyor ki dehasına hayran olmamak elde değil. Acıtıcı olan ise, aradan geçen zamanda nelerin değişmediğini görmek. Kitap boyunca, bizim zamanımızda, bizim coğrafya koşullarımız özelinde de böyle bir kitabın yazılması gerektiği düşüncesini kafamdan atamadım.
|
|
Okuduğum bir diğer kitap ise bir edebiyat dostumun tavsiyesiyle elime geçti. Kaybolmuş durumdayken fikirlerine ve zevklerine değer verdiğiniz insanların tavsiyeleri âdeta birer can simidi. Bahsettiğim kitap, Camillia Paglia’nın Cinsel Kimlikler – Nefertiti’den Emily Dickinson’a: Sanat ve Çöküş, Anahid Hazaryan ve Fikriye Demirci çevirisiyle, yedi yüz küsür sayfalık ansiklopedik bir boyutta. Parça parça okuyorum, anlaması ve hazmetmesi kolay değil, tamamlamam belki yıllar sürecek. Ama okuduğum hiçbir şeye benzemiyor. Feminist teorilere ve mitlere çok farklı bir yerden yaklaşıyor. Daha önce Sade ve Cioran okurken benzer bir duygu hissetmiştim: çok başka, çok güçlü, çok rahatsız edici. Sanatta ve edebiyatta rahatsız edicilikten hoşlanıyorum; bambaşka perspektifler kazanmak, bana göre, ancak rahatsız olmaktan geçiyor.
|
|
tütün tavı
Tütünün kalitesini, esnekliğini ve su tutma yeteneğini ifade eder; iyi tavlı tütünler daha kolay işlenir, kırılmaz ve aroma ile duman kalitesi daha yüksek olur.
Şu önümdeki yamru yumru kavruk işçi, havaya bakıp, “Tütün tavı” dedi. “Tam tütün tavı bir yağmur.” Bunu hiç unutmayacağım. Yok, daha duygulara yer var yüreğimizin aydınlık köşesinde. Tütün tavı bir yağmur ha! İşte bu.
— Nezihe Meriç, Korsan Çıkmazı
|
| |
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Türkçeye bakım ya da özen etiği olarak çevrilen care ethics kavramı üzerinden özen, sorumluluk ve ilişkisellik üzerine düşündüğüm yazı.
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
|
Leave a Reply