|
Geçenlerde bir sohbette başarı üzerine konuştuk. Başarı nedir gerçekten? İmrenilen bir işin, kusursuz görünen bir ailenin ya da çok paranın olması mı? Kitabının yayımlanması mı? Bahçenin komşununkinden daha yeşil görünmesi mi? Yoksa dünyanın öte ucuna yapılan bir yolculuk mı?
|
|
Bu soruyu düşünürken aklımda beliren tek şey, insanın mutlu olmasıydı. Yani başarı, benim için en sade hâliyle mutluluktu. Çevre odaklı dünyamız için fazlasıyla içsel, hatta fazla sessiz bir yaklaşım.
|
|
Mesele başarı olduğunda, sanki herkesin aynı tanımda buluşması gerekiyormuş gibi davranıyoruz. İnsanların onayına ihtiyaç duydukça, olduğumuz kişi ile olmak istediğimiz kişi birbirinden uzaklaşıyor. Bu ayrılış, peşinden koştuğumuz onayı kısa bir süreliğine bize getirebilir; ama mutluluğu, yani uzun vadeli tatmin duygusunu, bizden uzaklaştırdığı kesin.
|
|
Burada kastettiğim mutluluk, “her an iyi hissetmeliyiz” gibi gerçeküstü bir pozitiflik değil. Daha çok, inişlerin ve çıkışların üstesinden gelebilme, dalgalanırken de kendi aksını kaybetmeme hâli, bir tür derin huzur, memnuniyet, kendi hayatının ritmine sadık kalmak…
|
|
Kendimizi başkalarının gözünden ya da sözleriyle tanımladıkça, başarı bir varış hâlinden çok bir kanıtlama görevine dönüşüyor. Oysa kanıtlanması gereken bir şey yok. Buradayız, yaşıyoruz, hissediyoruz, deniyoruz, yanılıyoruz. Eskiden öz geçmişler kâğıt üzerindeydi, şimdi ise sürekli başarımızı ve mutluluğumuzu kanıtlamak zorunda hissettiğimiz bitmeyen bir akışın içindeyiz.
|
|
Ve bu akışta yeni bir gündem belirdi. Artık başarı hikâyeleri kadar başarısızlıklar da anlatılıyor. Hatta bazen başarısızlık, başarıdan daha çok ilgi çekiyor. İnternette her geçen gün daha fazla dağınık evler, verimsiz sabahlar, yapılmamış işler, kaçırılmış fırsatlar, “bugün de olmadı” videoları görüyoruz. Tüm bunlar bir tür anti-başarı estetiği olarak dolaşıma giriyor.
|
|
Hepimiz “Kendini geliştir,”, “Yeter ki iste, her şey mümkün,” sloganlarından yorulduk. İstemeden, emek vermeden hiçbir şey olmadığını biliyoruz, ama bazen çalışsak da olmuyor. Bu parlak cümlelerin üzerimizde bıraktığı ince suçluluk tabakası, sadece bireyin değil, sistemin hatalarını da bireye yükleyen bir düzenin parçası.
|
|
Anti-başarı içerikleri bu yüzden bizi rahatlatıyor. Orada kendimiz gibi insanlar görüyoruz. Çaba gösteren, çoğu zaman yetişemeyen, bazen hiç yapamayan hâllerimiz… Bu içerikler bir tür toplumsal nefes alma alanı açırak “Yalnız değilsin, böyle de olur,” diyor.
|
|
Başarısızlık da Bir Performansa Dönüştüğünde
|
|
Bu tür içeriklerin edebiyattaki ya da sanattaki dönüşümlere yaklaştığını düşünüyorum. Ortamda bir kamera varsa, kurgu da vardır. Bir kamera karşısında tamamen doğal olmak imkânsızdır. Bir atmosfer yaratılır, hikâyenin gerçekçi görünmesi hedeflenir. Yazarken yaptığımız gibi.
|
|
Edebiyatın temsil görevinden sıradana, bireye ve gündeliğe dönmesi gibi; internet içeriklerinde de bir dönüşüm yaşanıyor. Bu dönüşüm ana akım hâline gelir mi ve bunu gerçekten ister miyiz emin değilim.
|
|
Anti-başarı içerikleri zaman zaman teselli edici olsa da, bizi yeni bir tehlikeye sürüklüyor: çaresizliği normalleştirme tehlikesi.
|
|
Bir yanıyla da Almancadaki meşhur Schadenfreude, başkasının acısından duyulan küçük haz, güncellenmiş bir forma bürünüyor. Başkasının başarısızlığını izleyerek rahatladığımız, kendi yorgunluğumuza kılıf bulduğumuz, hatta bir tür üstünlük hissi yakaladığımız bir yere mi gidiyoruz?
|
|
Kültürel olarak da bu mekanizmanın izleri belirgin. Edebiyat çevrelerinde çok satan kitaplara burun kıvırmak bir tür ritüele dönüşmüş durumda. Para kazanmak amacıyla kurulmuş yayınevleri çok satan kitapları bastıkları için eleştiriliyor. Oysa hepimiz kendi küçük çevrelerimizde aynı şeyi yapıyoruz. Kâr amacımız yok ama sevdiklerimizi her zaman kayırıyoruz. Ama bir sınırı geçip bizim uygun gördüğümüzden daha fazla başarı kazandıklarında, onları alaşağı etmeyi de biliyoruz. Derdimiz çoğu zaman kendi başarımız değil, ötekinin başarısızlığı.
|
|
Başarıyı Yeniden Tanımlamak Mümkün mü?
|
|
Çoğu şey gibi başarı için de yeni bir tanıma ihtiyacımız var. Ne başarıyı putlaştıran bir anlatı, ne de başarısızlığı yücelten melankolik bir estetik bize iyi geliyor.
|
|
Belki de başarı, hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda olmadığımız anlarda saklıdır. Bir bütüne varmak zorunda olmadığımızda. Bir hedef tabelasına koşmadığımızda. Birileri izliyor diye kendimizi ölçmediğimizde.
|
|
Bu haftanın mottosu bu olsun öyleyse: Bugün hiçbir şey kanıtlamadım, ama yine de buradayım.
|
|
Hamnet’in Yazarı Maggie O’Farrell’dan Her Yazarın Duyması Gereken Alıntılar
|
|
Bu hafta yazar O’Farrell’ın sözlerinden oluşan bir derleme okudum. En beğendiklerimi sizlerle de paylaşmak istedim. Derlemeye buradan ulaşabilirsiniz.
|
|
“Yazmak cesurca bir şey değil, tam tersi—hep yapmak istediğim bir şey sadece. Cerrahlar cesurdur. Cesaretin bir hiyerarşisi varsa, yazarlar en altlarda bir yerdedir.”
|
|
“Hiçbir şeyin seni durdurmadığı bir anda yazabilmek tarif edilemez bir mutluluktur.”
|
|
“Hayatta da yazıda da çok düzenli biri değilim. Ama asla bozmadığım katı bir kuralım var ve bu çalışma arkadaşlarımı biraz sinir edebilir: Sabahları asla e-postalarımı kontrol etmem.”
|
|
“Yoğun bir hayatınız veya aileniz varsa, yazma zamanınızı çok sert bir şekilde korumanız ve dikkat dağıtıcı hiçbir şey olmamasını sağlamanız çok önemli. Bahçedeki stüdyomda internet yok.”
|
|
“Kendim de ödül jürilerinde yer aldığım için biliyorum: Her yıl her şey şansa bağlı. Her uzun liste ve kısa liste, birkaç kişinin zevklerinin bir yansımasıdır. Bir yazar olarak, ödüllere zerre kadar hak iddiasıyla yaklaşamazsınız.”
|
|
“Nasıl göründüğüm üzerine düşünmekten uzak duruyorum. Bu sağlıklı değil. Eleştirileri okumam; sosyal medyada değilim.”
|
|
“İçindeki bir isteği tatmin etmek, anlamlandıramadığın bir soru ya da meseleyi yanıtlamak için yazmalısın. Ben sadece kendim için yazıyormuşum gibi bir bilinçdışı boşlukta yazmam gerektiğini hissediyorum.”
|
|
“Yazabileceğin en iyi yazı, yazmadan duramadığın yazıdır. İçinde patlamaya hazır olan hikâyeyi anlatmalısın.”
|
| ❝ |
| |
|
Ama orası benim kendi ülkem değildi: Yalnızca oradan geçiyor ve gizli bir korkuyla düşündüğüm bir eve dönüyordum, onu durdurmak bana düşmez gibi geldi bana. Bir birey olarak ahlaki görevinin böylesine açıkça ortaya serildiği bir anda insanın, kendisinin o kadar da önemli olmadığını düşünmesi öyle kolay ki. Ona karşı koysaydım belki de daha sonra olanların hiçbiri olmazdı. Ama bir kere olsun bunu bir başkası yapsın diye düşündüm! Kendi kaderlerimiz üzerindeki denetimimizi böyle kaybediyoruz işte.
Rachel Cusk, Diğer Ev, Çeviren: Lâle Akalın
|
|
|
|
|
|
Okuma Masam: Kadınlık, Sanat ve Yalnızlık
|
|
Bu hafta beni epey etkileyen bir kitap okudum: Rachel Cusk’ın Diğer Ev’i. Bu roman ilhamını Mabel Dodge Luhan’ın Lorenzo in Taos adlı kitabından alıyor. Luhan, Amerikan kültür ve sanat dünyasının sıra dışı isimlerinden biri; döneminin sanatçılarını, yazarlarını ve düşünürlerini bir araya getiren bir figür. Daha sonra Taos’a taşınıp orada bir kültür ortamı yaratıyor. D.H. Lawrence ve eşi Frieda Lawrence da bu merkezin konukları arasında. Lorenzo in Taos, Luhan’ın Lawrence’la ilişkisine odaklanan bir anlatı. Ben okumadım, Diğer Ev için bir ön koşul olduğunu da düşünmüyorum.
|
|
Gelelim Diğer Ev’e. Romanda da benzer bir durum var: Sanatçılara evini açan, belki renksiz hayatına renk katmak, belki de görünür olmak isteyen M; resimlerinden çok etkilendiği ünlü ressam L’yi gelgit bölgesindeki evlerinde ağırlıyor.
|
|
M çok ilginç bir karakter. Kendisinin inanılmaz farkında ama aynı zamanda ezik, geri planda duran, basiretsiz bir insan. Kitap boyunca yaptığı tespitler muazzam, özellikle kadınlık ve annelik üzerine söyledikleri çok çarpıcı. Kurmaca metinlerde tespit tonunu herkes sevmez ama Cusk’ın romanlarında bu hep var ve bence eğer bu kadar yerinde olmasalardı okuru rahatsız etmeleri de mümkündü.
|
|
Kitaba girmek kolay değil. Tuhaf bir açılışı var ve bu açılış romana doğrudan hizmet etmiyor gibi. Yine de hikâye okuru fark ettirmeden içine çekiyor ve şaşırtıcı bir şekilde evriliyor. Okurken ne okuduğunuzun ayırdına çok varamasanız da derinden etkilendiğinizi hissediyorsunuz.
|
|
Gelgitlerin güçlü yaşandığı muhtemelen İngiltere kıyılarındaki mekân neredeyse bir karakter gibi. Zaman ise belirsiz, bir tür izolasyon ve kapanma hâli hüküm sürüyor. Pandemi dönemini yaşamış biri olarak bunu pandemiye yorabilirim ama tam oturmayan yerler de var. Bazı okurlar hikâyenin İkinci Dünya Savaşı’nda geçtiğini düşünmüş, bana göre pandemi daha yakın ihtimal. Bu bilinmezlik de beni başka türlü etkiledi ve hoşuma gitti.
|
|
Kitabın orijinal adı Second Place, bunu İkinci Yer olarak düşünebiliriz. Aynı zamanda sanat dünyasında kadının konumuna dair ince bir gönderme de taşıyor.
|
|
eyvan
Genel olarak binaların ortasında bulunan ve iç avluya açılan, üstü çoğunlukla tonozla örtülü, üç tarafı kapalı, bir tarafı tamamen açık yer; ayvan. Bir tarafı dışarıya açık olan oda.
Cavahar Mehta, yüz bir sütunlu eyvanın gölgesinde yorgun hayatını dinlendiriyor.
— Erendiz Atasü, Kızıl Kale
|
| |
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Zamanın seyri üzerine bir yazı
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
Leave a Reply