|
Siz de son zamanlarda peşinden koştuğunuz şeylerin hiçbirinden gerçek bir haz alamadığınızı hissediyor musunuz? Gün içinde defalarca parlayan ekranlar bizi bir sonraki mesaja, bir sonraki sayfaya, bir sonraki habere, bir sonraki deneyime çağırıyor. Daha fazlasını görme ve bilme arzumuz hiç bitmiyor ama geriye çoğu zaman eksik bir haz kalıyor.
|
|
Üzülmeyin, sorun bizde değil; sistemde. Yine de insan, sistemin pek değişmeyeceğini bildiği için üzülmeden de edemiyor.
|
|
Dopamin ≠ Haz
|
|
1970’te New Orleans’ta, bir deney yapıldı. Hasta B-19 mutsuzdu, uyuşturucu sorunu vardı ve eş cinsellik eğilimi nedeniyle ordudan atılmıştı. Psikiyatrist Robert Heath, o dönem haz merkezi olduğu düşünülen beyin bölgelerine elektrotlar yerleştirdi. B-19 bu elektrotları bir düğmeyle kendi kendine aktive edebiliyordu. Seanslardan birinde bu düğmeye binin üzerinde kez bastığı görüldü, beyni tekrar tekrar uyarı talep ediyordu. Bu uyarılar yoğun bir bedensel uyarılmışlık yaratıyor, hatta B-19’un cinsel yönelimlerini geçici olarak değiştiriyordu. Fakat elektrotlar çıkarıldığında tüm bu etkiler tamamen kayboluyordu.
|
|
Heath’i şaşırtan nokta ise şuydu. B-19’a bu deneyimin nasıl hissettirdiğini sorduğunda “harika” ya da “çok iyi” gibi yanıtlar bekliyordu. Oysa B-19 tam tersini söyledi. Bu yoğun uyarılma hâlinin ona hoş gelmediğini, herhangi bir keyif almadığını belirtti. Ama yine de düğmeye basmaya devam etti.
|
|
Uzun yıllar boyunca psikoloji ve nörobilimde baskın görüş sevmek ve istemenin aynı içsel sürecin iki farklı adı olduğuydu. Dopamin de hem arzuyu hem hazzı yöneten ortak kimyasal olarak görülüyordu.
|
|
Fakat Kent Berridge’in araştırmaları bu varsayımı temelinden sarstı. Berridge, dopamin sistemi devre dışı bırakılmış fareleri şekerle beslediğinde şaşırtıcı bir şey fark etti. Fareler şekeri artık aramıyorlardı ama ağızlarına şeker geldiğinde hâlâ hoşlandıklarını gösteren tepkiler veriyorlardı. Yani arzu ortadan kalkmıştı ama haz devam ediyordu.
|
|
Berridge’in yorumu netti. Beynimizde beğenmek ve istemek birbirinden bağımsız iki mekanizma olarak çalışıyor. Dopamin ise sanıldığı gibi haz üretmiyor, daha çok dürtüyü ve istemeyi tetikliyor.
|
|
Bu ayrım başka deneylerde de belirginleşti. Bir çalışmada, fare kafesine metal bir çubuk yerleştirildi ve çubuğa dokunan her fare hafif bir elektrik şoku aldı. Sağlıklı fareler birkaç denemeden sonra çubuktan uzak durmayı öğrendi. Ancak dopamin sistemi yapay olarak uyarılan fareler, ilk şoku aldıktan sonra deney boyunca tekrar tekrar çubuğa yöneldi. İstemek öylesine güçlenmişti ki zararlı bir deneyimi bile göz ardı ediyorlardı.
|
|
Bütün bunların işaret ettiği şey şu: Haz ile arzu birbirine karıştığında bize gerçekten neyin iyi geldiğini göremez hâle geliyoruz. Dopamin bizi bir şeye doğru itiyor ama o şeyin bize iyi geleceğine dair hiçbir garanti vermiyor.
|
|
Bu noktada dopaminin bağımlılıkla ilişkisi de ortaya çıkıyor. Peki günümüzde dopaminin en büyük tetikleyicileri neler? Elbette ekranlarımız ve sosyal medya.
|
|
Social Dilemma
|
|
2020’de Netflix’te yayınlanan Social Dilemma belgeselinde, sosyal medyanın mimarları âdeta günah çıkarıyor, yarattıkları şeyin, tıpkı Doktor Frankenstein’ın canavarı gibi, artık onların kontrolünden çıkmış bir bağımlılık makinesine dönüştüğünü itiraf ediyorlardı. Mary Shelley’nin canavarından farklı olarak bu yaratığın empati duyulacak bir yönü de yoktu.
|
|
Belgesel beni çok etkiledi. O dönem telefonumdan WhatsApp dahil tüm sosyal medya uygulamalarını sildim. İki buçuk yıl boyunca da hiç kullanmadım. Telefonu elime alıp yapacak bir şey bulamayarak geri bırakmak hayatımın en tuhaf deneyimlerindendi. Evren bana onlarca saat hediye etmiş gibiydi. Çok verimliydim, mutluydum. İlk kez kendimi bu kadar özgür hissetmiştim. Fotoğraf çekmeyi bile bıraktım, manzarayı kaçırıyormuşum gibi geliyordu. Kırılan telefonumu iki hafta boyunca yenilemedim. Haritalar uygulamasını bile kullanmadım. Akılsız telefona dönmeyi düşündüm ama etrafımdakiler bu fikri fazla uç bulunca, akılsız olarak kullandığım bir akıllı telefon edindim.
|
|
Sonra hayatıma atölyeler girdi. Pandemi sonrasıydı, her şey bunaltıcıydı. Tüm duyurular WhatsApp’tan yapılıyor gibiydi. Gruplarda olmayınca bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissetmeye başladım. WhatsApp’ı geri yükledim ve eklendiğim gruplar kısa sürede geometrik biçimde arttı.
|
|
Ardından yazar olacaksan görünür olmalısın fikriyle sosyal medyaya döndüm. Ama geri dönmenin yarattığı mutsuzluğu üzerimden atamadım. Sadece edebiyat ve sanat paylaşıyordum ama insanlar neden benim paylaştıklarımla ilgilensin diye de düşünmeden edemiyordum. Çünkü ben kimsenin paylaşımlarıyla ilgilenmiyordum. İki ay önce hesaplarımı kapatmasam da uygulamaları tekrar sildim. O özgürlük hissine dönmek iyi geldi. WhatsApp şimdilik benimle, onunla olan ilişkimi de saat kısıtlamaları ve telefonsuz saatlerle disipline etmeye çalışıyorum.
|
|
Sosyal medyaya mesafeli insanlar genelde olmayanların kafasını ütüler. İtiraf edeyim, ben de onlardan biriyim. Çünkü bazı şeyler gerçekten ancak dışarıdan bakınca görülüyor.
|
|
Üretmenin dayattığı en güçlü dopamin kaynağı ise insanlara ulaşma isteği. Bunun da ancak sosyal medya üzerinden mümkün olduğuna inanıyoruz. Benden duymuş olmayın ama orada kimse kimseyle gerçekten ilgilenmiyor, sadece ilgileniyormuş gibi yapıyor. Gerçekten ilgilenen insanlarla zaten sosyal medya dışında da temastasınız.
|
|
Blog ve bülten ise düzenli üretmek isteyen biri için bu açığı kapatıyor, gerçekten meraklısıyla daha doğal bir etkileşim sağlıyor. Bu yüzden sizi kendi bloglarınızı ve bültenlerinizi yaratmak için de cesaretlendirmek isterim.
|
|
Çalınan Dikkat
|
|
Tüm bunların ortasında, uzun süredir aklımda olan Çalınan Dikkat kitabını okudum. Sistem üzerine çok derin bir analiz sunuyor. En önemli farkı, bireyi değil sistemi suçlaması ve bu beladan ancak kolektif olarak kurtulabileceğimizi vurgulaması.
|
|
Dikkat ve odağımızın nasıl adım adım elimizden alındığını, özgür olduğumuzu sanarken nasıl birer kuklaya dönüştüğümüzü uzmanlara danışarak ve kapsamlı araştırmalarla anlatıyor.
|
|
Yazar Johann Hari, birlik olursak bu sistemin değişebileceğine inanıyor. Ben o kadar tutkulu değilim, yalnızca çevremdekilerin kafasını ütülemeye devam edeceğim gibi görünüyor. Kolektif bir hareket başlarsa haber verin, zira haberdar olma ihtimalim düşük.
|
|
Kaybettiğimiz Hazzı Nasıl Buluruz?
|
|
Dopamin bizi sürekli bir sonrakine çağırırken, haz aslında şu anda bekliyor. Dopamin bizi hızlandırıyor, hazsa yavaşlatıyor. Haz geri döner, yeter ki onun temposuna inelim. Hem kendim hem de sizin için yavaşlayarak derinleşebilmek adına bazı öneriler listeledim.
|
|
1. 5 Saniyelik Savoring
|
|
Nörobilim çalışmalarında savoring denilen, ânın tadını bilinçli çıkarma pratiği olumlu duyguları belirgin şekilde artırıyor. Günde sadece bir kez bile olsa telefonu kenara bırak, beş derin nefes al, gördüğün, duyduğun, hissettiğin beş şeyi fark et.
|
|
2. Bir Saatlik Sessiz Bölge
|
|
Araştırmalar, zihnin sürekli sekme değiştirirken haz ve verimlilik üretemediğini gösteriyor. Her gün 60 dakikalık telefonsuz bir alan yarat: Yürüyüş, kitap, yazı, yemek yapmak, ya da sessizce oturmak… Ne olursa olsun, ama tek bir şey.
|
|
3. Küçük Ritüeller Tasarla
|
|
Biten her işin ardından mikro bir ritüel eklemek örneğin çay koymak, camı açıp bir nefes almak, kısa bir esneme haz devrelerini güçlendiriyor. Bu ritüeller, beynin “Bu iyiydi, bunu hatırla” demesini sağlıyor. Dijital dünyanın sunduğu sahte uyarılmadan çok daha kalıcı bir iz bırakıyor.
|
|
4. Bildirimleri Kapat
|
|
Sosyal medya üzerine olan araştırmaların çoğu, bildirimleri kapatmanın etkisinin detokstan daha güçlü olduğunu gösteriyor. Bildirimler kapalıyken günde çeşitli zaman blokları belirleyip sadece bu sürelerde telefona bakmak kişiyi rahatlatıyor.
|
|
5. Hoşuma Gidenler Defteri
|
|
Her gün akşam sadece iki satır yaz:
|
|
Bugün yapmadan önce haz alacağımı düşündüğüm şey neydi?
|
|
Gerçekte haz aldığım şey ne oldu?
|
|
Beynin kendi yanılgılarını fark etmesi, dopamin tuzağından kurtulmanın en güvenilir yolu.
|
|
6. Edebî Egzersizler
|
|
Yavaş cümle egzersizi: Bir metinden yalnızca tek bir cümle seç. O cümleyi 3 kez oku. İlkinde anlam, ikincisinde ritim, üçüncüsünde imge için. 30 saniye dur ve o cümlenin sende neyi harekete geçirdiğini düşün. Metni tüketmek yerine onunla temas kur.
|
|
Sadece 7 kelimeyle bir mikro öykü yaz.
|
|
Gün içinde karşılaştığın bir görüntüyü iki satırlık bir betimleyeme dönüştür.
|
|
Sevdiğin bir yazarın kitabını aç. Gözün ilk hangi cümleye takılırsa, onu defterine yaz. Cümlenin seni neden seçtiğini bulmaya çalış.
|
|
Bir şiiri iki dakika boyunca yüksek sesle oku. Sesli okumanın olumlu duyguyu artırdığı biliniyor.
|
|
Kısa bir metin oku. Metnin kokusunu, rengini, sana çağrıştırdığı tek kelimeyi bul.
|
|
Günde 15 dakika, telefonun başka odadayken kitap oku. Sayfa hedefi yok sadece kitapla baş başa bir randevuya çık.
|
|
Kendi yazdığın bir cümleyi üç farklı şekilde yeniden yaz. Örneğin daha kısa, daha şiirsel, daha nesnel.
|
| ❝ |
| |
|
Bahçede bir elma ağacı vardı –
Bu kırk yıl evvel olmalı – ardında
alabildiğine çayırlar. Çiğdemler
ıslak çimlerde sürüklenen.
O pencerede duruyordum:
Nisan sonuydu. Bahar
çiçekleri komşunun bahçesinde.
Kaç kez çiçek açtı o ağaç,
tam o gün ama, doğum günümde,
daha önce ya da daha sonra değil?
Değişkenin, evrilenin
sabitle ikamesi
Amansız yeryüzünün
imgeyle ikamesi. Ne biliyorum
bu yere dair
ağaç rolünü onyıllardır
bir bonsai oynuyor, sesler
yükseliyor tenis kortlarından –
Tarlalar. Uzun çimenlerin kokusu, taze
biçilmiş.
Lirik bir şairden bekleneceği gibi.
Dünyaya bir kez çocukken bakarız.
Gerisi hatıradır.
Louise Glück, Yuvaya Dönüş, Çeviren: Nuray Önoğlu
|
|
|
|
|
|
Okuma Masam: Edebiyat bize ne yapıyor?
|
|
Bu hafta yukarıda söz ettiğim Çalınan Dikkat’i okurken uzun süredir zihnimi kurcalayan bir meseleyi daha iyi kavradım. Kitapta aktarılan bir araştırma, hep hissettiğim ama adlandıramadığım bir durumu berraklaştırdı.
|
|
Kurmaca ve kurmacadışı eserler okuyan kişiler üzerinde yapılan bir deneyde, roman okuyanların başkalarının duygularını anlama konusunda belirgin biçimde daha başarılı olduğu görülmüş. İlginç olan, bu sonucun eğitim düzeyiyle açıklanamaması, zira yalnızca kurmacadışı okuyanlar aynı empatik başarıyı gösterememiş.
|
|
Bu ilişkinin yönünü belirlemek zor elbette. Empati becerisi yüksek olanlar mı romana yöneliyor, yoksa roman okumak mı empatiyi güçlendiriyor? Çocukluk dönemine bakıldığında tablo biraz netleşiyor. Aileleri tarafından düzenli biçimde hikâye okutulan çocukların empati becerileri de daha yüksek çıkmış. Yani ibre, romanın empatiyi geliştirdiği yönüne kayıyor.
|
|
Burada beni düşündüren başka bir soru var. Edebiyata aşırı maruz kalmak bizi gereğinden fazla hassaslaştırıyor olabilir mi? Empatinin de bir sınırı olduğu doğru; ancak edebiyat bu sınırları genişlettikçe, inceliğe yatkın insanlar daha da kırılganlaşıyor ve çoğunluğun hoyratlığı içinde yalnızlaşabiliyor.
|
|
Bu duruma bir örnek olarak Avrupa Yakası’ndaki bir bölümü hatırlıyorum. Mafya iş insanı Osman, Aslı tarafından kitap okumamakla eleştirilince edebiyat klasiklerini okumaya başlar. Başlar başlamaz da âdeta başka birine dönüşür. Her şeyi fazla ciddiye alan, en ufak olayda gözleri dolan, güç gösterilerinde bulunamayan birine… Sonunda bu duygu yüküne dayanamayıp edebiyattan vazgeçer.
|
|
Belki ironik ama gerçek. Asıl okuması gerekenlerin okumadığı bir dünyada, edebiyat çoğu zaman zaten dünya ağrısı taşıyanların yükünü daha da artırıyor. Yine de bu, ondan kopmak için bir sebep değil. Edebiyatın açtığı yaralar olduğu kadar, sunduğu derinlik ve anlam da var. Bu yüzden, tüm hassasiyetimize rağmen, belki de tam da bu yüzden, okumaya devam edeceğiz.
|
|
kaleydoskop
Bir ucu buzlu camla kapatılan, metal veya mukavvadan bir boru içine yerleştirilmiş aynaların aracılığıyla, boru içine konulmuş renkli küçük cisimlerin ve görüntülerin oluşturduğu çeşitli biçimleri gösteren araç; çiçek dürbünü.
Tekrar uykuya dalardım, ara sıra, bir iki saniyeliğine, doğramaların canlıymışçasına çıtırdamasını işitecek kadar, gözlerimi açıp karanlığın kaleydoskopuna bakacak kadar, anlık bir bilinç ışıltısı sayesinde eşyaları, odayı ve benim yalnızca küçücük bir parçası olduğum ve duyumsuzluğuna hemen dönüverdiğim bütünü sarmalayan uykunun tadına varmaya ancak yetecek kadar kısa sürelerle uyanırdım.
— Marcel Proust, Swann’ların Tarafı, Çeviren: Roza Hakmen
|
| |
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Tüketildikten sonra kesilen sanat
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
Leave a Reply