|
Breaking Bad ve Better Call Saul’dan sonra geniş bir hayran kitlesine ulaşan Vince Gillian’ın merakla beklenen yeni projesi Plur1bus seyirciyle buluştu. Gillian etkisi olmasaydı, konu tercihi itibarıyla dizinin başından itibaren böylesine ses getireceğini düşünmezdim. Ancak benim gibi izledikleri üzerine düşünmeyi, sorgulamayı ve yazmayı seven izleyiciler için dizinin tam bir biçilmiş kaftan olduğunu söyleyebilirim.
|
|
Pluribus, Birleşik Devletler’in ilk resmî sloganlarından e pluribus unum ifadesinden geliyor, Türkçeye çokluktan doğan birlik olarak çevrilebilir.
|
|
Bilim insanları uzaydan gelen ve bir RNA dizilimi olduğu anlaşılan bir mesaj alır. Oluşturdukları bileşikleri fareler üzerinde test etmeye başlarlar. Bir laboratuvar çalışanı fare tarafından ısırılınca kolektif bilinçle enfekte olur. Kısa süre içinde dünyadaki herkes ya bu dönüşüm sırasında ölür ya da kolektif bilincin bir üyesine dönüşür; böylece herkes herkesin tüm düşüncelerine, duygularına ve anılarına erişebilir hâle gelir.
|
|
Başarılı bir kariyeri ve mutlu bir ilişkisi olmasına rağmen mutlu olma yetisine sahip olmayan, Norveç’te sevgilisiyle kuzey ışıklarını izlerken bile memnuniyetsizliğini gizleyemeyen Carol ise Birleşik Devletler’de enfekte olmayan tek kişi olur. Bu tezatlık dizinin tanıtım bültenine de yansıtılmış: Dünyanın en sefil insanı, dünyayı mutluluktan kurtarmak zorunda.
|
|
Kolektif Bilinç (Hive Mind)
|
|
Kolektif bilinç düşüncesi, bilim kurgu sevenler için yabancı bir kavram değil. Bireysel bilincin eridiği ve birlikte işleyen tek bir zihin gibi hareket eden bir topluluktan söz ediyoruz. Anılar, düşünceler ve uzmanlıklar ortaklaşıyor. Bir mağaza çalışanı uçak uçurabiliyor, bir çocuk jinekolojik muayene yapabiliyor. Mesleklerin, statünün, egonun olmadığı bir dünya… Benlik çözüldüğünde kötülük, agresyon ve çatışma da yok oluyor. İnsanlık, verimli bir şekilde sorgulamadan, ortak bilinç komutasındaki askerler gibi hareket ediyor. Herkes aynı anda seviniyor, üzülüyor. Seçim yok, bilincin atadığı görevler var.
|
|
Aslında bugün sosyal medyanın ve gelişen algoritmaların biyolojik bir sürümünden bahsediyoruz. Günlük hayatımızda bizi bizden daha iyi tanıyan sistemlerle karşı karşıyayız. Kişiselleştirilmiş algoritmalarla hayat artık daha kolay. Bu kolaylaştırılmış hayat, özgürlük hissini artırıyormuş gibi görünse de aslında seçeneklerin daralması anlamına geliyor; çünkü seçenekler, bizim gerçek isteklerimizden değil, benzer kullanıcıların davranışlarından türetiliyor.
|
|
Twitter’da aynı anda sinirleniyoruz, TikTok’ta aynı videoya gülüyoruz, Instagram’da aynı estetikten hoşlanıyoruz. Bir konunun gündem olma süresi artık saatlerle sınırlı; kitle aniden kabarıyor, köpürüyor ve kayboluyor. Bu dalgaların içinde bireyin kendi duygusunu ayırt etmesi zorlaşıyor. Algoritma milyonlarca insanın duygusunu eşleştiriyor, neye üzüleceğini, neyden rahatsız olacağını, kimi alkışlayıp kimi iptal edeceğini sessiz ve derinden belirliyor.
|
|
Plur1bus tam da bu noktada şunları sorduruyor: Eğer herkes mutluysa ama mutluluğu o insanların yerine başka bir sistem seçiyorsa, bu mutluluk kime ait? Kolektif bilinç iyi bir şey mi yoksa özgür iradenin ve bireyselliğin feda edildiği bir distopya mı?
|
|
Doğu Mistisizmi: Non-duality ve İkiliğin Çözülmesi
|
|
Doğu mistisizminde benlik bir yanılsamadır. İkilik çözüldüğünde acı azalır, zihin huzura kavuşur. Dizide kolektif bilince bağlanan insanların daha sakin ve iyi huylu olduğunu görüyoruz. Agresyon, çatışma, rekabet yok. Bir tür mutlak uyum hâli. Doğu mistisizmi özgürlük içinde çözülme önerirken, Plur1bus ise zorunlu bir birleşmeyi anlatıyor. Birinde bilincin genişlemesi, diğerinde bilincin standardize edilmesi söz konusu. Bir nevi asimilasyon.
|
|
Peki benlik çözülürse insan daha iyi mi olur, yoksa tamamen yok mu olur?
|
|
Trajedi burada yatıyor: Uyum normalleştiğinde uyumsuz olan daha hastalıklı görünüyor ve tehdit sayılıyor. İnsanın varlığının başından beri aynı sorun devam ediyor. Modern insan, dâhil olduğu ya da kendini yakın hissettiği kitlenin baskısı altında yaşıyor. Aynı şeyleri yapmalı, yaptığını göstermeli, aynı tepkileri vermeli.
|
|
Freud ve Jung
|
|
Freud’a göre canlılar bir noktada varoluşlarını doğal hâle, yani cansızlığa döndürme eğilimindedir. Farklılaşmayı, gerilimi, çatışmayı sonlandırma ve bir bütünün içine geri dönme isteği. Bu yıkıcı enerji, sanatın da enerji kaynaklarından biridir. Dizinin ilk sahnesinden itibaren artık sanatın olmadığı bir dünya fikri akla düşüyor. Teslimiyetin getirdiği sonsuz huzur hâli, yaşamın ışığını da söndürüyor.
|
|
Jung’un birleşmesindeyse insan kendi gölgesiyle yüzleşip kendine has bir bütünlüğe ulaşır. Dizinin bana en başından beri sordurduğu sorulardan biri de şu: Gölgeler, farklılık ve kişisel tarih ortadan kalktı. Peki gölgeler nereye gitti? Kaybettiğimiz gölgeler, kötülükle beraber yaratıcılığı ve hayal gücünü de götürmüş gibi.
|
|
Yapay Zekâ Göndermesi
|
|
Vince Gillian’ın yapay zekâdan pek hoşlanmadığı biliniyor ve dizinin bu konuya da bir atıfta bulunduğu düşünülüyor. Yukarıda bahsedilen kocaman felsefi soruların yanında yapay zekâ konunun çok küçük bir bileşeni olsa da bazı yakınlıklar kurmak mümkün ve eğlenceli. Kolektif bilincin Carol ile yaptığı konuşmalar, onu memnun etme kaygısı ama bir yandan da istediğini vermemesi yapay zekâyla yaptığımız konuşmaları andırıyor ve izleyiciyi gülümsetiyor. Beşinci bölümde Carol’un yalnız kaldığını görüyoruz. İnsanlığın bu çabaya değmediğini fark eden yapay zekânın toparlanıp gittiğini ya da kendi fişini çektiğini hayal etmek insanı güldürüyor.
|
|
Dizi biraz yavaş ilerlese de bıraktığı sorular ve düşündürdükleri açısından oldukça tatmin edici. En son böyle bir tatmin duygusunu linç kültürü üzerinden Disclaimer ile yaşamıştım; onu da tavsiye ederim.
|
| ❝ |
| |
|
…
Ama kafesteki kuş hayallerin mezarı üzerinde durur
gölgesi kabus çığlığıyla bağırır
kanatları kesilmiş ve ayakları bağlıdır
bu yüzden boğazını açıp şarkı söyler.
…
Maya Angelou, Kafesteki Kuş
|
|
|
|
|
|
Okuma Masam: İklim Değiştiren Kitaplar
|
|
Geçtiğimiz hafta Jon Fosse’nin Melankoli’sini okudum. Adıyla hemhâl olmuş kitap, çoğunlukla Norveçli ressam Lars Hertervig’in deliliğin gölgesindeki bilinç akışını ve zihinsel sancılarını yansıtıyor. Delilik hâlinin böyle etkileyici anlatılabilmiş olması okuru huzursuz ediyor.
|
|
Norveç, melankoli ve resim denince Edward Munch’u anmadan geçmek olmaz. Munch’un Bizler Dünyadan Püsküren Alevleriz alt başlıklı Mahrem Günlükleri uzun süredir kitaplığımdaydı. Melankoli’nin üzerine başlamak istedim. Munch resme olduğu kadar yazıya da yetenekli bir isim. Bu kadar güçlü bir metinle karşılaşmayı beklemiyordum. Munch’un duygu durumu basit bir atmosferden ziyade bir iklim gibi. Kitabı kapattığınızda bu iklim hâlâ üzerinizde hüküm sürmeye devam ediyor. Bu yönüyle Oruç Aruoba’ya da çok benzettim. Melankoli’den oldukça etkilenmişken üzerine böyle bir iklim değişikliğine hazır olup olmadığımı bilmediğim için kitabı başka bir zamana bırakmaya karar verdim.
|
|
J. M. Coetzee’nin Utanç’ı ise bu haftanın diğer kitabı oldu. Coetzee, benim geç anladığım ve barıştığım yazarlardan. Bir okur ve yazar olarak ufkumu genişletenlerden biri. Utanç’ta mülkiyet, tahakküm, tarihsel yük ve güç ilişkileri çok farklı bir yerden işleniyor. Çok boyutlu, kırılgan ve bir o kadar da vahşi bir perspektif sunuyor.
|
|
muhrip
Torpido, top ve denizaltılara karşı silahlarla donatılmış, küçük, hızlı giden savaş gemisi, destroyer.
Yankee'ye iki okkalı tokat aşk etmeyi başaran Ramon Herrera, gece saat birde Daniel Santos'u taklit ederek muhribe döndü.
— Gabriel García Márquez, Bir Kayıp Denizci, Çeviren: İsmail Yerguz
|
| |
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Munch Skandalı
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
|
Leave a Reply