|
Dijital Hafıza ve Etik Temsil
|
|
Bu yıl Cannes Film Festivali’nde tanıtılan Auschwitz-Birkenau’nun dijital replikası, Holokost’un tarihselliğini koruma amacıyla film yapımcılarına sunuldu. Picture from Auschwitz adlı proje, Auschwitz kamp komplekslerini bire bir ölçekle dijital ortamda yeniden yaratıyor.
|
|
Proje, film senaryolarını tarihçilerle birlikte inceleyerek ‘gerçekçi’ anlatıları önceliklendiriyor. Bir bakıma hikâyenin nasıl anlatılacağı kurum tarafından belirleniyor. Peki Holokost’u nasıl hatırlamalıyız? Tarihsel olayları sadece belli bir perspektiften aktarmak, gerçeğin bir yönünü görünür kılarken diğer yönlerini göz ardı etme riski taşıyor. Bu durum, dijital projelerin kültürel hafıza üzerinde nasıl yönlendirici bir rol oynayabileceğini gösteriyor.
|
|
Dijital replikalar, geçmişi öğretici ve erişilebilir kılmak için güçlü araçlar olabilir. Sınıflarda, müzelerde ve kültürel projelerde kullanılabilecek bu teknolojiler, tarihî deneyimleri daha geniş kitlelere ulaştırabilir. Ancak dijital araçlar tarihî taraflılığı, etik sorumluluğu veya kültürel ön yargıları ortadan kaldırmıyor.
|
|
Sanal bir kamp modeli, bir trajedinin etik temsilini tek başına güvence altına alamaz. Önemli olan, dijital hafızayı bir başlangıç noktası olarak kullanıp geçmişin bütün yönlerini görmek ve evrensel bir vicdanın gerekliliğini sorgulamaktır.
|
|
Dijital Kültürle Yarışma Kaygısı
|
|
Holokost’un dijitalleştirilmesi, yalnızca tarihî bir mirası koruma çabası değil; aynı zamanda dijital çağın hızına yetişme telaşıyla da ilgili. Picture from Auschwitz, Auschwitz’in hatırasının unutulmaması için teknolojiyi devreye sokuyor.
|
|
Ancak bu girişim, örtük biçimde şunu da söylüyor: Eğer tarih dijitalleştirilip güncel kalmazsa, unutulur. Tarih, yalnızca görsel ve deneyimsel olarak aktarılabilir bir şey değil. Holokost’un travmatik boyutu, ne kadar gerçekçi olursa olsun bir üç boyutlu modelin içinde eksik kalıyor.
|
|
Dijitalleştirme aynı zamanda belirli mekânlara öncelik tanırken (örneğin Auschwitz gibi sembolik olarak güçlü ve tanınmış bir mekân), daha görünmez kalan hafıza alanlarını gölgede bırakıyor. Ormanlık alanlarda, köylerde, toplu mezarlarda yaşanmış katliamlar, dijital kültürün ilgisini çekmediği için kolektif hafızadan silinme riski taşıyor. Yani dijitalleştirme, hafızanın seçici merkezîleşmesine yol açıyor. Dijitalleştirme kaygısı, mevcut tarihsel malzemelerin (hayatta kalanların tanıklıkları, yazılı belgeler, nesneler) yetersiz olduğu izlenimini de yaratıyor. Oysa onlar hâlâ en güçlü hafıza araçları.
|
|
Seçici Merkezîleşme
|
|
Almanya savaşın ardından bölgelere ayrıldı. Hava saldırılarında insanlar canlı canlı yakılmış, şehirler yıkılmış, milyonlarca insan ölmüş, yüz binlerce kadın tecavüze uğramıştı. Ama en derindeki mesele, Nazilerle iş birliğinin yarattığı kolektif suçluluk hâliydi. İnsanların büyük kısmı bir şekilde Nazi sistemine bulaşmıştı, aktif suçlu olmayanlar da seyirci olmuşlardı. Bu nedenle mağduriyetlerini dile getirmek suç ortaklığının gölgesinde kalıyordu. Bir tür ahlaki hiyerarşi oluştu. Alman edebiyatı ve kültürü uzun süre suskunluk, bastırma, ertelenmiş yüzleşme çizgisinde ilerledi.
|
|
Özür kültürü ancak 1970’te Willy Brandt’ın Varşova Getto Anıtı önünde diz çökmesiyle sembolik bir başlangıç yaptı. 1980’lerdeki ve 1990’lardaki tartışmalarla beraber 2000’lerde Berlin’deki Holokost Anıtı ile birlikte, suçun açıkça kabulü ana akım haline geldi. Yani özür, aslında sadece son 30 – 40 yılın ürünü.
|
|
Tarihsel hafıza, taraflı anlatılar ve seçici vicdan üzerinden şekilleniyor. Soykırımlar ne yazık ki tarihte kalmış değil. Filistin’de yaşanan vahşeti canlı olarak izlememize rağmen dünya ve güç odakları büyük ölçüde sessiz. Hangi olaylara ne kadar tepki vereceğimiz, tepkimizi nasıl göstereceğimiz sistem tarafından belirleniyor. Oysa vicdan çifte standarda tabi olmamalı, adalet ve empati her koşulda aynı yerde durmalı. Fakat biz, kukla tiyatrosunda bize biçilen rollerin ötesine geçemiyoruz.
|
| ❝ |
|
|
Ah, şu bacalar,
Özgürlük yolları Yeremya’nın ve Eyüp’ün tozuna –
Kim tasarladı sizi ve taş taş üstüne koyarak
Yaptı duman mültecileri için yolları?
|
|
| Nelly Sachs, Ah Şu Bacalar |
|
|
|
|
|
Okuma Masam: Acıya ve Saklı Tarihe Bakmak
|
|
Bu hafta, konuyu desteklemesi açısından okuduktan sonra bir daha geriye dönemeyeceğiniz iki kitaptan bahsetmek istiyorum.
|
|
Alman tarihine bambaşka bir gözle bakmak isteyenler için W. G. Sebald’in Hava Savaşı ve Edebiyat’ı eşsiz bir kaynak. Bir ulusun travmasını, suçluluk psikolojisiyle kabullenmişliğini ve kolektif unutuşunu gözler önüne seriyor. İkinci Dünya Savaşı’nın daha önce görmediğimiz, sahipleri tarafından sandığın en altına gizlenmiş yönüne ayna tutuyor. Okuduğum günden beri, kitap tavsiyesi isteyen herkese mutlaka önerdiğim bir eser.
|
|
Susan Sontag’ın Başkasının Acısına Bakmak adlı kitabı, görsel medyanın etkilerini ve sınırlarını derinlemesine inceliyor; aynı zamanda empati, mesafe ve temsil etiği konularına da muazzam bir şekilde değiniyor. Kitaptan bir alıntı paylaşmak isterim. Bu alıntı yalnızca iyi bir edebiyatçının değil, aynı zamanda iyi bir insanın nasıl olması gerektiğini de anlatıyor. Son zamanlarda biriken haklı öfkenin çoğumuzu savaştığımız zihniyete dönüştürdüğünü üzülerek fark ediyorum. Ancak unutmamalıyız ki nefret, insanı nefret ettiğine dönüştürebilecek kadar güçlü bir duygudur. Sontag’ın bizim ve bizden olmayan üzerine söyledikleri coğrafyamız için çok daha derin anlamlar taşıyor:
|
|
“Bir yazar, kanımca, dünyada neler olup bittiğiyle ilgilenen birisidir; yani, insanoğlunun ne kadar sefil olabileceğini anlamaya, bunu içsellestirmeye ve bu gerçekle bağ kurmaya çalışan, ama bu anlama çabasıyla da yozlaşmamaya, sinik ve yüzeysel biri olarak kalmamaya gayret gösteren birisidir.
|
|
Edebiyat, bize dünyanın neye benzediğini anlatabilir.
|
|
Edebiyat, dil ve anlatı aracılığıyla birtakım standartlar getirip, derin bilgileri başkalarına aktarmamızı sağlayabilir.
|
|
Edebiyat, bizim ya da bizden olmayanlar için ağlama yetimizi eğitebilir ve harekete geçirebilir.
|
|
Bizim ya da bizden olmayanlara karşı bir sempati besleyemezsek nasıl insanlar oluruz? En azından bazı anlarda kendimizi unutmayı başaramazsak nasıl insanlar oluruz? Yaşadıklarımızdan ders çıkarmayı bilemezsek nasıl insanlar oluruz? Ya affetmeyi bilemezsek? O zaman olduğumuzdan başka bir şey haline gelmez miyiz?”
|
|
kösnülü
Şehvetli.
A isteyemezdi de artık kaçmaya savaştığı gündelik dişi erkek değişmelerinden bambaşka nitelikte görkemlerle incelmiş kösnülü erkeğini yitirmişti isteminin denizleri kabarmışken bütün olsa olsa öylesine yalansı bi üstün seviş içinde unutabilirdi o durumunu…
— Leylâ Erbil, Hallaç
|
|
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Yapay zekâ bizi etik sorumluluklarımızdan kurtarabilir mi?
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
|
Leave a Reply