|
Buenos Aires’teki Latin Amerikan Sanatı Müzesi (Malba), Zürih merkezli Daros Latinamerica Collection’ı satın alarak koleksiyonuna 1.200’den fazla eser kattı. Satın alma, müzenin kurucusu Eduardo F. Costantini tarafından gerçekleştirildi. Böylece Malba’nın koleksiyonu neredeyse iki katına çıktı. Eserler, 1950 sonrası Latin Amerika sanatına odaklanıyor ve Ana Mendieta, Lygia Clark, Doris Salcedo gibi önemli isimlerin eserlerini içeriyor. Bu hamle, uzun yıllar Avrupa’da bulunan Latin Amerika sanatının yeniden kendi coğrafyasına taşınması açısından sembolik ve politik bir anlam taşıyor. Müze, bu genişleme için yeni sergi alanları da planlıyor.
|
|
Latin Amerika kültürü neden Zürih’te sergilensin ki?
|
|
Malba’nın Zürih’te yıllardır tutulan 1.200’den fazla Latin Amerika eserini Buenos Aires’e taşıması, yalnızca büyük bir koleksiyon hamlesi değil. Aynı zamanda geç kalmış soruların yüksek sesle sorulması: Kültür kimin elinde, kimin adına ve hangi coğrafyada durur?
|
|
Bu sorular yeni değil. Biz bu tartışmayı yıllardır arkeoloji üzerinden yapıyoruz. Dünyanın en bereketli topraklarından birinde yaşayıp çıkan eserlerin başkalarının müzelerinde sergilenmesi karşısında bile ortak bir duyguda buluşamıyoruz. “İyi oldu, biz koruyamazdık,” diyenlerle “Topraklarında kalmalıydı,” diyenler arasındaki bu yarılma, aslında meseleyi ne kadar içselleştiremediğimizi gösteriyor.
|
|
Metropolitan Müzesi örneği bu kırılmanın en çıplak hâli. Türkiye’den çıkan eserlerin iadesi için açılan davada müzenin hızlıca uzlaşma önermesi etik bir hassasiyet değil, emsal karar korkusu. Ve Türkiye’nin bu teklifi kabul edip davayı geri çekmesi, kültürel mirasla ne yapacağımızı hâlâ bilmediğimizi bir kez daha ortaya koyuyor. Sanırım elimizdekiyle ne yapacağımızı bilemediğimiz için bu kadar hoyratız. Belki de üzerinde yaşadığımız toprakların kültürel mirası bize fazla ağır geliyor.
|
|
Bu kararsızlık hâli yalnızca bize özgü değil. Küresel ölçekte de benzer bir ikiyüzlü sistem işliyor. “Bunlar dünya mirasıdır, insanlık için önemlidir, biz daha iyi bakarız,” söylemi, kulağa ne kadar tanıdık geliyor. Oysa çok da eski olmayan bir geçmişte aynı medeniyet, farklı renkli insanları kafeslerin arkasında sergiliyordu. Bu kısmı çabuk unutuyoruz. Çünkü bu söylem bir koruma dili değil, çok başarılı bir halkla ilişkiler stratejisi.
|
|
Burada mesele yalnızca müze değil, aynı zamanda sponsor. Para yalnızca sergiyi mümkün kılmıyor, hikâyeyi de şekillendiriyor. Sponsor, hangi kültürün nerede duracağına, nasıl anlatılacağına ve kimin adına konuşacağına karar veren görünmez editördür. Latin Amerika sanatının yıllarca Zürih’te “korunması”, Afrika eserlerinin Paris’te “insanlık adına” sergilenmesi, Anadolu’nun vitrininin Berlin olması tesadüf değildir. Bu bir estetik mesele değil, bir iktidar düzenidir.
|
|
Malba’nın yaptığı hamle bu yüzden yalnızca kültürel bir geri alma değil, aynı zamanda politik bir yeniden konumlanma. “Bizim kültürümüz bizim coğrafyamızda durabilir,” demektir. Bu, geçmişteki eşitsizliğin tamamen telafi edildiği anlamına gelmez ama bir yön işaret eder.
|
|
Müzecilik anlayışları değişmek zorunda. Son dönemde gezdiğim bazı sergilerde bu kaygının izlerini görmeye başladım. Daha temkinli dil, daha açık bağlamlar, daha az “biz bakarız” öz güveni, yer yer özürler… Evet, politik doğruculuk bazen yorucu. Sürekli tetikte olmak insanı yıpratıyor. Ama aynı zamanda, normal saydığımız pek çok arızayı da görünür kılıyor. Parmakla gösterilene kadar fark etmediğimiz şeyleri…
|
|
Rakamlarla 2025 ve 2026 Planlarım
|
|
Mesleki bir deformasyon olarak yılı rakamlarla özetlemeyi hep sevmişimdir. Yine de her geçen yıl tuttuğum istatistiklerin azaldığını fark ediyorum. Örneğin bu yıl kaç kitap okuduğumu saymadım. Yine de paylaşmaya değer bulduğum bazı notlar var.
|
|
Bu sene blogumda 155 yazı yayımlamışım. İki buçuk yıl önce günlük tadında başlayan metinler, zamanla disiplinler arası, epey derli toplu denemelere dönüştü.
|
|
Yılın ikinci yarısından itibaren yazılarımı yalnızca kendi blogumda ve kendimden saydığım platformlarda yayımlamaya karar verdim. Buna rağmen senenin ilk yarısı oldukça üretken geçti: Kırmızı Kalem’de bir öykümle üçüncülük aldım, iki basılı ve bir online dergide öykülerim yayımlandı. Ayrıca kolektif bir polisiye kitapta yer aldım.
|
|
Bu senenin benim için asıl gelişmesiyse şu an yirmi dördüncü sayısını okuduğunuz bu bülten oldu. Aldığım geri dönüşler, bu tek kişilik mikro derginin sadece bana değil, okuyanlara da iyi geldiğini düşündürdü. Burada olmanız bu yüzden çok kıymetli, teşekkür ederim.
|
|
2024’ün sonunda blogumda Karşılaşmalar bölümünü başlatmış ve ilk konu olarak Zihin ve Bilinç’i seçmiştim. Amacım bir konuyu edebiyat, felsefe, psikoloji, sanat ve sosyoloji gibi farklı disiplinler üzerinden ele almaktı. Zor bir işe giriştiğimin farkındaydım. 2025 boyunca bu konuyla ilgili 6 yazı ürettim ancak bu uğraş beni epey yordu. Hayalimdeki okumaların hepsini yapabilmem için bu işin tam zamanlı bir meşgaleye dönüşmesi gerekir, bu da tam zamanlı maaşlı bir işte çalışırken imkânsız. Üstelik başka edebî uğraşlarım da var. Bu sebeple bölümün içeriğini biraz değiştirmeye karar verdim. Bu sene roman dosyama da katkı sağlaması için antropolojiye yoğunlaşacağım. Antropoloji zaten kendi içinde disiplinler arası bir alan, Karşılaşmalar’ın yola çıkış amacını da fazlasıyla karşılıyor. 2026’da bu konuyla ilgili yazılar üreteceğim. Blogtaki diğer bölümler için de üretmeye devam edeceğim elbette.
|
|
Hepimiz için sağlıklı ve huzurlu bir sene diliyorum.
|
| ❝ |
| |
|
…
Bir hayat yaşamanın talimatları:
Dikkat et.
Şaşır.
Ve anlat. …
Mary Oliver, Sometimes
|
|
|
|
|
|
Okuma Masam: Yeni Merakların Peşinde
|
|
Bu hafta Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak isimli ilk öykü kitabını okudum. Anlatımını sevdim. Ancak bu kadar ince bir kitapta üst üste ensest ve eş cinsellik temalarına dokunan öykülerle karşılaşınca, yazar biraz “tüm tuşlara basmış” gibi hissettirdi. İşigüzel’in bu kitabı henüz yirmi yaşındayken Can Yayınları’ndan çıkmış ve Yunus Nadi Ödülü’nü almış. Anlatım biçimi açısından yirmi yaşın amatörlüğünün hissedilmemesi başlı başına bir başarı belki de. İlerleyen dönemlerde yazarın olgunluk dönemine ait bir eserini de okumak isterim.
|
|
Siri Hustvedt’in Living, Thinking, Looking kitabına başladım. Çeşitli konular üzerine, kendi kişisel tecrübelerini de kattığı denemelerden her gün bir tane okuyorum. Edebiyat üzerine deneme çok ama farklı bir konulara değinen, kişiselliği de işin içine katan yazar sayısı daha az. Türkçede tam bu çizgide bir örnek bulamadım, üstelik bu tarz kitaplar da genelde çevrilmiyor. Bu tarza uygun yazar önerileriniz varsa duymayı çok isterim.
|
|
2026 antropoloji yılı olacak demiştim ama dünyanın en sabırsız insanlarından biri olarak, bir konu aklıma düştüğü anda harekete geçmeyi seviyorum. Noel tatilindeki iki haftayı fırsat bilip konuya ufaktan bir giriş yaptım. Ülker İnce çevirisiyle Jared Diamond’ın Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabını okuyorum. Bir antropolog tarafından yazılmamış olsa da benzer sorular etrafında dolaşıyor. Harari’nin kitaplarını seviyorsanız bu kitabı da önerebilirim. Biraz ansiklopedik, neredeyse ders kitabı gibi. Bu yüzden notlar alarak okuyorum. Daha başındayken bile düşünmek için çok şey verdi. İlerleyen bültenlerde bu konulara mutlaka değinirim.
|
|
Elimin altındaki bir diğer kitap ise Prof. Dr. Özer Ozankaya çevirisiyle Emile Durkheim’ın Toplumsal İşbölümü isimli kült kitabıydı.Sosyoloji konulu yazımı hazırlarken faydalandım. Ufuk açıcı ama sayısal geçmişim nedeniyle beni zorlayan türden. Tamamını okuyamadım, daha çok ilgimi çeken bölümlere odaklandım.
|
|
matruş
Tıraşlı.
Matruş biri görüldü mü herhâlde ecnebidir diye kestirilir atılırdı.
— Haldun Taner
|
| |
| Haftanın Kelimesi |
|
|
|
|
|
Kaçıranlar İçin
|
|
Zihin ve beden arasındaki kırılgan ilişkiyi, bu gerilimin insanda yarattığı kaçma ya da dönüşme arzusunu Frida Kahlo’nun Kökler’i ve Han Kang’ın bitkiye dönüşmek isteyen Yonğhe’si üzerinden inceledim.
|
|
Bülteni beğendiyseniz, bir arkadaşınıza önerebilirsiniz.
|
|
Okuduğunuz için teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.
|
|
|
|
|
|
Leave a Reply